NUTUK

Hilafetin Kadırılması, 
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Meydana Gelen Gelişmeler, 
Memlekette Huzur ve Güvenliği Sağlamak İcin 
Alınan Tedbirleri Gençliğe Hitabe

Halifeliğin Kaldırılmasının Zamanı Gelmişti

Sayın baylar, her sorunda ve her yürütüm evresinde kendisini söz konusu ettirmiş olan halifeye ve halifeliğe bir kez daha değineceğim.

1924 yılı başında, büyük ölçüde bir ordu savaş oyunu yapılması kararlaştırılmıştı. Bu savaş oyununu İzmir'de yapacaktık. Bunun için 1924 yılı ocak ayı başında İzmir'e gittim. Orada iki aya yakın kaldım.

Orada iken, halifeliğin kaldırılması zamanının geldiği yargısına varmıştım. Bu işin nasıl yapıldığını olduğu gibi özetlemeye çalışacağım.

Başbakan İsmet Paşa'dan 22 Ocak 1924 günlü bir şifre tel aldım. Onu, olduğu gibi bilginize sunayım:

Türkiye Cumhurbaşkanlığı Yüksek Katına

Bir süreden beri halifelik makamı ve Halifenin kişiliği ile ilgili olarak gazetelerde, yanlış anlamalara yol açabilecek yayınlara rastlanması ve boş yere yapılan bu saygısızca yayınlarda ve özellikle, ara sıra İstanbul'a giden hükümet ileri gelenlerinin ve resmi kurulların kendisiyle görüşmekten sakınıp çekinmeleri dolayısıyla, Halifenin büyük bir üzüntü duyduğunu; bu yüzden başmabeyincilerini Ankara'ya göndererek, ya da güvenilir bir kişinin İstanbul'a, kendi yanına gönderilmesini rica ederek duygu ve dileklerini ulaştırmayı düşünmüş ise de, kötü yorumlanabilir diye bundan da vazgeçtiğini söylediklerini, Başyazman Bey bir yazı ile bildirmektedir. Ayrıca ödenek işi de uzun uzadıya anlatılarak Halifelik Hazinesinin gücünü aşan ve yükümlülüğü dışında kalan giderler için Maliye Hazinesince yardımda bulunulacağı yolunda Hükümetçe 15 Nisan 1923 gününde yapılan bildirimin incelenmesi ve gereğinin sağlanması istenmektedir. Durum Bakanlar Kurulunca görüşülecektir. Sonucu ayrıca bilginize sunarım efendim.

İsmet

Bu tele yanıt olarak makine başında yazdığım telyazısı şudur:

Makina Başında İzmir

Ankara'da Başbakan İsmet Paşa Hazretlerine

Y: 22.1.1924 şifreye:

Halifelik makamı ve Halifenin kişiliği ile ilgili yanlış anlamalar ve kötü yorumlar ortamı, Halifenin kendi tutum ve davranışından doğmaktadır. Halife, iç ve özellikle dış yaşayışla ataları olan padişahların yolunu izler gibi görünmektedir. Cuma alayları, yabancı devlet temsilcileri yanına görevliler göndererek ilişki kurmak, gösterişli gezintiler, saray yaşayışı, sarayında yedek subaylara varıncaya dek kabul etmek ve onların yakınmalarını dinlemek ve onlarla birlikte ağlamak gibi davranışlar bu arada sayılabilir. Halife, Türkiye Cumhuriyeti ile Türkiye halkı karşısındaki durumunu düşündüğü zaman İngiltere Krallığı ile Hindistan Müslüman halkı, ya da Afgan Devleti ile Afgan halkı karşısındaki durumu bir ölçü olarak dikkate almalıdır. Halife ve bütün dünya kesin olarak bilmelidir ki bugün var olan ve korunmakta bulunan Halifenin ve halifelik makamının, gerçekte ne din ne de siyasa bakımından varlığının hiçbir anlamı ve gerekçesi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti, varlığını ve bağımsızlığını boş laf yüzünden tehlikeye atamaz. Halifelik makamının bizce olsa olsa, tarihsel bir anı olmaktan daha çok bir önemi olamaz. Türkiye Cumhuriyeti ileri gelenlerinin, ya da resmi kurulların kendisi ile görüşmesini istemesi bile Cumhuriyetin bağımsızlığına açık saldırıdır. Başmabeyincisini Ankara'ya göndererek, ya da güvenilir bir kimseyi kendi yanına getirerek, Hükümete duygu ve dileklerini ulaştırmak istemesi de Cumhuriyet Hükümeti ile karşı karşıya durum alması demektir. Buna da yetkisi yoktur. Kendisiyle Cumhuriyet Hükümeti arasındaki yazışmalarda Başyazmanını aracı kılması da yersizdir. Başyazman Bey'in, böyle saygısızca davranıştan sakınması gerektiği, kendisine bildirilmelidir. Halifenin dirliği ve geçimi için, Türkiye Cumhurbaşkanının ödeneğinden kesinlikle daha aşağı bir ödeneğin yetmesi gerekir. Amaç yaldızlı ve gösterişli yaşamak değil insanca yaşamak ve geçim sağlamaktır. "Halifelik Hazinesi" demekle ne denilmek istendiğini anlayamadım. Halifeliğin hazinesi yoktur ve olamaz. Kendisine böyle bir hazine atalarından kalmış ise resmi ve açık olarak bilgi alınmasını ve bana bildirilmesini rica ederim. Halifenin aldığı ödenekle karşılanamayan yükümler neler imiş ve 15 Nisan 1923 günlü bildirimle Hükümet nelere söz vermiştir? Bunu bildirmek iyiliğinde bulununuz. Halifenin konutunu belirtip saptamak, Hükümetin şimdiye değin yapmış olması gereken bir ödev idi. İstanbul'da, ulusun boğazından kesilen paralarla yapılmış birçok saraylar ve bu sarayların içindeki birçok değerli eşya ve gereçler, hükümetin bu yolda bir saptama yapmaması yüzünden yok olup gidiyor. "Halifenin yakınları, sarayların en değerli gereçlerini Beyoğlu'nda, şurada burada satıyorlar." diye söylentiler vardır. Hükümet bunlara hemen el koymalıdır. Satılmak gerekiyorsa, hükümet satmalıdır. Halifelik kadrosu iyice incelenip düzene sokulmalıdır ki, başmabeyincilerin ve başyazmanların varlığı Halifeyi daha da saltanat kuruntusu içinde uyutmasın. Fransızlar, kral soyundan olanları ve yakınlarını Fransa'ya sokmakta, bağımsızlıkları ve egemenlikleri için yüz yıl sonra, bugün bile sakınca görüp dururken; her gün çevrenden saltanat güneşi doğmasına duacı bir padişah soyuna ve yakınlarına karşı davranışımızda, Türkiye Cumhuriyetini nezakete ve boş şeylere kurban edemeyiz. Halife, kendinin ve makamının ne olduğunu açık olarak bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükümetçe sağlam ve köklü önlemler alınarak bildirilmesini rica ederim efendim.

 Türkiye Cumhurbaşkanı

Gazi Mustafa Kemal


Halifeliğin Din İşleri ve Evkaf Bakanlığı'nın Kaldırılması ve Öğretimin Birleştirilmesi Kararı

Bu yazışmadan sonra savaş oyunu dolayısıyla İsmet Paşa ve Milli Savunma Bakanı bulunan Kâzım Paşa da İzmir'e gelmişlerdi. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa da daha önce orada bulunuyordu. Hepimiz halifeliğin kaldırılması gerektiği görüşünde idik. Bununla birlikte Dinişleri ve Evkaf Bakanlıklarını da kaldırmak ve öğretimi birleştirmek kararında idik.          

1924 yılı Martının birinci günü, Meclisi açmam gerekiyordu.

23 Şubat 1924 günü Ankara'ya dönmüş idik. Burada da gereken kişilere kararımı bildirdim.

Mecliste bütçe görüşmeleri sürüyordu. Osmanoğulları ödenekleri ile Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı bütçeleri üzerinde durmak gerekiyordu. Arkadaşlarımız, bu amaca göre konuşmalara ve eleştirilere başladılar. Görüşme ve tartışma sürdürüldü. 1 Mart günü, Büyük Millet Meclisinin beşinci çalışma yılı dolayısıyla verdiğim söylevde özellikle şu üç noktaya değindim:

1-    Ulus, cumhuriyetin bugün ve gelecekte bütün saldırılardan kesin olarak ve sonsuzluğa değin korunmasını istemektedir. Ulusun isteği, "cumhuriyetin, hiç zaman geçirilmeden, denenmiş ve tanıtlanmış bütün ilkelere tümüyle dayandırılmasının sağlanması" diye belirtilebilir.

2-    Kamuoyunun eğitim ve öğretimin birleştirilmesinden yana olduğu saptanmış bulunduğundan, bunun hiç zaman geçirilmeden uygulanmasını gerekli görüyoruz.

3-    Müslümanlığı, yüzyıllardan beri, yapılageldiği üzere, bir siyasa aracı olarak kullanılmaktan kurtarmanın ve yüceltmenin çok gerekli olduğu gerçeğini de görüyoruz.

2 Mart günü Parti Grubu toplantıya çağrıldı. Belirttiğim bu üç sorun, ortaya atıldı ve görüşüldü. İlkeler üzerinde anlaşmaya varıldı. 3 Mart günü, Meclisin birinci oturumunda, Başkanlığa gelen yazılar arasında şu önergeler okundu:

1-    Halifeliğin kaldırılması ve Osmanoğulları soyundan olanların Türkiye dışına çıkarılması ile ilgili Şeyh Saffet Efendi ile elli arkadaşının yasa önerisi.

2-    Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı ile Genelkurmay Bakanlığının kaldırılması ile ilgili Siirt Milletvekili Halil Hulki Efendi ve elli arkadaşının yasa önerisi.

3-    Eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ile ilgili Manisa Milletvekili Vâsıf Bey ve elli arkadaşının önerileri.

Başkanlık makamında bulunan Fethi Bey: "Efendim, birçok imzalarla gelen bu yasa önerilerinin hemen görüşülmesi ile ilgili öneriler vardır. Yüksek oyunuza sunacağım."dedi ve komisyonlara gitmeden, hemen görüşülmesini oya koydu ve kabul edildiğini bildirdi.

İlk karşı çıkışı Kastamonu Milletvekili Halit Bey (Halit (Akmansü)) yaptı. Görüşmeler sırasında Halit Bey'e bir iki kişi daha katıldı. Önerileri destekleyen birçok değerli milletvekilleri kürsüye çıkıp uzun konuşmalar yaptılar. Önerge verenlerden başka, rahmetli Seyit Bey'in ve İsmet Paşa'nın bilimsel ve inandırıcı söylevleri her zaman için okunmaya değer. Görüşme ve tartışma beş saata yakın sürdü. Saat 6.45'te görüşmelerin sona ermesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi 429, 430 ve 431'inci yasaları çıkarmış bulunuyordu.

Bu yasalarla:

"Türkiye Cumhuriyetinde, halkın işleriyle ilgili yasaları yapmaya ve yürütmeye yalnız Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun kurduğu hükümetin yetkili olduğu saptandı" ve "Dinişleri ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı."

Türkiye içindeki bütün bilim ve öğretim kurumları, bütün medreseler Milli Eğitim Bakanlığına bağlandı.

Halife, görevinden çıkarıldı (hal'... olundu.) ve halifelik katı kaldırıldı. Çıkarılan Halife ve Osmanoğulları soyundan olanların hepsine, Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde oturma hakkı süresiz olarak yasak edildi.


Halifelik Makamının Bize Dinsel ve Siyasal Bakımlardan Yararlı ve Zorunlu Olduğunu İleri Sürenlere Verdiğim Yanıt

Baylar, halifelik makamını tutmakta dinsel ve siyasal yarar ve zorunluk bulunduğu sanısında olan birtakım kişiler, bilginize sunduğum kararların alındığı son dakikalarda halifelik görevini üzerime almamı önerdiler.

Bu gibilere hemen, gereken olumsuz yanıtı vermiştim.

Yeri gelmişken başka bir noktayı da bilginize sunayım. Büyük Millet Meclisi halifeliği kaldırdığı sırada, Antalya Milletvekili, din bilginlerinden Rasih Efendi, Kızılay adına Hindistan'da bulunan bir kurulun başkanlığını yapıyordu. Rasih Efendi, Mısır'a uğrayarak Ankara'ya döndü. Benden görüşme isteyerek şunları anlattı: Gezdiği ülkelerdeki Müslüman halk benim halife olmamı istiyormuş. Müslümanların yetkili kurulları bana bu dileği bildirmek için Rasih Efendi'yi vekil etmişler. Rasih Efendi'ye verdiğim yanıtta, İslamların bana olan güven ve sevgilerine teşekkür ettikten sonra dedim ki: "Siz din bilginlerindensiniz. Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan uyrukların, bana ulaştırdığınız dilek ve önerilerini ben nasıl kabul edebilirim? Kabul ettim desem, o uyrukların başındaki kişiler bunu kabul eder mi? Halifenin buyrukları ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler buyruklarımı yerine getirebilecekler midir? Bu duruma göre, yapacak işi ve anlamı olmayan kuruntudan (mevhum) bir niteliği takınmak gülünç olmaz mı?


Müslümanları Bir Halife Hayaliyle Hala Yanıltmaya Çalışma Gayretinde Bulunanlar Özellikle Türkiye'nin Düşmanlarıdır

Baylar, açık ve kesin söylemeliyim ki, Müslüman halkı bir halife heyulası ile uğraştırma ve kandırma çabasında bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye'nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılmak da ancak ve ancak bilisizlik ve aymazlık belirtisi olabilir.

Rauf Beylerin, Vehip Paşaların Çerkez Etem ve Reşitlerin, bütün Yüzelliliklerin, kaldırılmış halife ve padişah soyundan olanların, bütün Türkiye düşmanlarının el ele verip bize karşı ateşli olarak çalışıp uğraşmaları, din çabası ile midir? Sınırlarımıza bitişik yerlerde yuvalanarak, hâlâ Türkiye'yi yok etmek için Kutsal Ayaklanma adı altında haydut çeteleriyle, cana kıyma düzenleriyle bize karşı durmadan çılgınca çalışanların amaçları gerçekten kutsal mıdır? Buna inanmak için gerçekten bilisiz ve aymaz olmak gerekir.

Müslümanları ve Türk ulusunu bu kerteye düşmüş saymak ve Müslümanlık dünyasının vicdan arılığından, yaratılış inceliğinden alçakça ve canavarca (caniyane) amaçlar için yararlanmayı sürdürmek, artık o denli kolay olmayacaktır. Saygısızlığın da bir ölçüsü vardır.


Büyük Bir Komplo

Şimdi sayın baylar, isterseniz size büyük bir komplo üzerine bilgi vereyim.

1924 yılı Ekiminin yirmi altıncı günü, geç vakit Birinci Ordu Müfettişinin, görevinden çekildiğini bana bildirdiler. Müfettiş Paşa'nın Genelkurmay Başkanlığına verdiği çekilme dilekçesi şudur:

Genelkurmay Başkanlığına

Bir yıllık Ordu Müfettişliğim sırasında, gerek teftişlerim sonunda verdiğim raporların, gerekse ordumuzun yükselmesi ve güçlendirilmesi için sunduğum tasarıların dikkate alınmadığını görmekle üzüntüm ve kaygım çok büyüktür. Üzerime düşen görevi, milletvekili olarak daha çok vicdan rahatlığı ile yapacağıma tam inancım olduğu için, Ordu Müfettişliğinden çekildiğimi bilgilerinize sunarım efendim.

Milli Savunma Bakanlığına da yazılmıştır. 26 Ekim 1924

Kâzım Karabekir

Bu çekilme yazısının altında renkli kalemle şunlar yazılıdır: "Çekilmesini uygun bulmadığımı bildirdim. Düşüncesinde direndi. Yarın milletvekilliği görevine döneceğini bildirdi." Bu satırların altında imza yoktur; ama Genelkurmay Başkanının yazdığı anlaşılıyor. Daha aşağıda da kırmızı mürekkeple yazılmış şu notlar vardır: "Gelen rapor ve tasarıların hepsini göreyim. Bunların hangi maddeleri üzerinde neler yapılmış ve hangi maddeleri yapılmamış; onları da dosyalarıyla göreyim." Bu notların altındaki tarih 28 Ekimdir.

Baylar, Kâzım Karabekir Paşa'nın raporları ve tasarıları Genelkurmayda ilgili bölümlerce incelenmiş, bunların kabul edilip uygulanabilecek kısımları dikkate alınmış ve uygulanmış idi. Ancak, uygulanması devletin gücü dışında bulunan, ya da bir bilimsel değeri olmayıp kendi kuruntularına dayanan önerileri elbette dikkate alınmamıştı. Kâzım Karabekir Paşa'ya raporlar ve tasarılarından dolayı bir beğence (takdirname) verilmesi de gerekli görülmemişti.

30 Ekim günü de, İkinci Ordu Müfettişi A1i Fuat Paşa'nın Konya'dan geldiği bildirildi. Kendisini akşam yemeğine Çankaya'ya çağırdım. Geç vakte değin bekledimse de, Paşa gelmedi. Kendisini aratırken öğrendim ki, Fuat Paşa'yı Ankara'ya gelişinde Rauf Bey karşılamış. Fuat Paşa Milli Savunma Bakanlığına uğradıktan ve kimi arkadaşlarla kısa görüşmeler yaptıktan sonra, Genelkurmay Başkanlığına gitmiş; bir süre Fevzi Paşa ile görüşmüş, çıkarken de Fevzi Paşa'nın emir subayına şu kâğıdı bırakmış:

30.10.1924

Genelkurmay Başkanlığı Yüksek Katına

Milletvekili görevime başlayacağımdan İkinci Ordu Müfettişliği görevinden bağışlanmamı saygı ile dilerim efendim.

Ankara Milletvekili

Ali Fuat

Baylar, milletvekilliğinden çekildiğini Meclis Başkanlığına bildirmiş olan Refet Paşa'nın da çekilme yazısını Rauf Bey'in geri aldırdığını öğrenmiştim.

Dumlupınar'da yapılan törenden sonra Bursa ve Karadeniz kıyıları ile Erzurum dolaylarında bir buçuk ay süren bir gezi sonunda, Ekimin 18'inci günü Ankara'ya dönmüştüm. Birçok milletvekili arkadaşlar ve başkaları beni karşılamışlardı. Karşılayanlar arasında, Ankara'da bulunan Rauf ve Adnan beyleri görmemiştim. Oysa, dargınlık belirtisi sayılabilecek böyle davranışları beklemiyordum.

Baylar, bir komplo karşısında bulunduğumuzda hiç duraksamadım.

Bu durum ve görünüş şöyle incelenip irdelenebilirdi: Bir yıldan beri, yani Rauf Bey'in Bakanlar Kurulu Başkanlığından çekildiğinden beri, Rauf Bey'le Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa ve başkaları arasında bir düzen düşünülmüştür. Bunda başarı sağlayabilmek için orduyu ele almak gerekli görülmüştür. Bu amaçla, Kâzım Karabekir Paşa Birinci Ordu Müfettişliğine atandıktan sonra eskiden komutanlık yaptığı bölge olan doğu illerinde dolaşırken, Ali Fuat Paşa da siyasayı sevmediğini ve yaşamını askerlik görevine adamak istediğini ileri sürdü ve aşaması yükseltilerek İkinci Ordu Müfettişliğine gitti. Üçüncü Ordu Müfettişi olan Cevat Paşa'nın ve bu müfettişliğe bağlı kolordunun komutanı olan Cafer Tayyar Paşa'nın da bu düzende kendilerine katılabileceklerini umdular. Bir yıl, ordular üzerinde kendi görüşlerine göre çalıştılar ve orduları kendilerince kazandıklarını sandılar. Çekilmeden önceki kimi komutanları kendileriyle birlik olmaya çekmek için çalıştılar. Bu bir yıl içinde, cumhuriyetin ilanı, halifeliğin kaldırılması gibi işlerimiz, ortaklaşa düzen kuranları birbirine daha çok yaklaştırdı ve birlikte çalışmalarına yol açtı. Eyleme, siyasa yolundan geçeceklerdi. Bunun için uygun zaman ve fırsatı bekliyorlardı. Siyasa alanındaki ve ordudaki hazırlıklarını yeter görüyorlardı. Gerçekten Rauf Bey ve benzerleri parti içinde sürdürmeyi başardıkları durumlarıyla, Meclisin dinlenme dönemine rastlayan aylarda milletvekilleri üzerinde ve yeni seçimde başarı kazanamayan İkinci Grup üyeleri aracılığı ile bütün yurtta, ulusu bize karşı kışkırtmak için çalışmak fırsatını elde ettiler. Ülke içinde birtakım gizli örgütler kurmaya ve girişimler yapmaya da başladılar. İstanbul'da Vatan, Tanin, Tevhidi Efkâr, Son Telgraf ve Adana'da Abdülkadir Kemali Bey'in çıkardığı Toksöz gibi gazetelerle işbirliği yaptılar. Bu gazetelerle bize karşı imzasız saldırıya giriştiler. Kamuoyunda, ülkede genel bir kargaşa yarattılar. Hakkâri bölgesinde Nasturi ayaklanmasını bastırmaya çalıştığımız bir sırada, İngiltere de hükümetimize bir ültimatom verdi. Meclisi olağanüstü olarak toplantıya çağırdım.

İngiltere'nin ültimatomuna bildiğiniz biçimde yanıt verdik. Savaş olasılığını göze aldık. İşte, söz konusu ettiğimiz kişiler, bu çetin günlerde, bir yabancı devletin bize saldırabileceği günlerde kendilerinin de bize saldırarak ereklerine kolaylıkla ulaşabilecekleri kuruntusuna kapıldılar. Savaşa hazır bir durumda bulundurmaya zorunlu oldukları ordularını başsız bırakıp, daha önce sevmediklerini söyledikleri siyasa alanına koştular.

Toplanmış olan Mecliste ortaya atılan bir sorun da, onların bu koşuşlarını çabuklaştıracak nitelikte idi. Gerçekten, milletvekili Hoca Esat Efendi, 20 Ekim 1924 günlü önergesiyle, göçmenlerin değiştirilme ve yerleştirilmesi; yatılı okullara parasız olarak alınan öğrenci sayısı ve nerelerde ilkokullar açıldığı konularında birtakım soruları, ilgili bakanlardan soruyordu. Bu soruların kapsadığı işler gerçekten ulusu ilgilendiren sorunlardı. Bu sorunlar, bakanları, eleştirmek için çok elverişli idi. Özellikle, göçmen değiştirme ve yerleştirme işlerinde herkesi düşündüren noktalar apaçık belliydi. Ben kendim de, yaptığım gezi sırasındaki gördüklerime dayanarak değiştirme ve yerleştirme işlerinin gidişinden yakınmış ve Ankara'ya dönüşümde bu işlerle ilgili bakanlığın kaldırılmasını ve hükümetin bütün araçlarıyla bu konuda ilgi ve çalışmasını sağlayacak bir yol tutulmasını hükümete önermiştim; bu önerimi de hükümet kabul etmiş idi. Bu konu bile, saldırıya geçeceklerin bu işte çok yandaş kazanabilecekleri görüşünü pekiştirmekte idi.

Baylar, komployu öğrendikten sonra, önlemini bulmakta güçlük çekilmedi. Bıraktığımız yerden başlayarak durumu evre evre anlatayım.


Komploya Karşı Aldığımız Tedbirler

Hoca Esat Efendi'nin soru önergesi 27 Ekimde, yani Karabekir Paşa'nın müfettişlikten çekilişinin ertesi günü gensoruya çevrilmişti. Fuat Paşa'nın çekilme yazısının tarihi olan 30 Ekim günü Mecliste gensoru görüşmeleri başlamıştı.

O günün akşamı, yemeğe beklediğim Fuat Paşa gelmedi. Ama, Başbakan İsmet Paşa ile Milli Savunma Bakanı Kâzım Paşa geldi.

Çok kısa bir görüşme sonunda komploya karşı tutulacak yol kararlaştırıldı.

Hemen, milletvekili de olan Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri'nden, milletvekilliğinden çekildiğini Meclis Başkanlığına bildirmesini telefonla rica ettim. Bu düşüncesini daha önce Milli Savunma Bakanına bildirdiğini aslında öğrendiğim Paşa, ricamı hemen yerine getirdi. Milletvekili olan komutanlara da şu şifre teli çektim:

Şifre tel, makine başındadır.

30.10.1924

Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretlerine

Birinci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa Hazretlerine

İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa Hazretlerine

Üçüncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa Hazretlerine

Beşinci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa Hazretlerine

Yedinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretlerine

1- Bana olan güven ve sevginize dayanarak, gördüğüm önemli gerekseme üzerine hemen milletvekilliğinden çekilmenizi, telle Meclis Başkanlığına bildirmenizi öneririm. Gerekçe olarak, önemli olan askerlik görevine kayıtsız, koşulsuz bütün varlığınızla bağlanmak istediğinizi belirtmeniz yerinde olur.

2- Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri de, görülen gereksemeye dayanarak, önerim üzerine çekilme yazısını vermiştir.

3- Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat, Birinci Kolordu Komutanı İzzettin, İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet, Üçüncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili, Beşinci Kolordu Komutanı Fahrettin, Yedinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar paşalara yazılmıştır.

4- Makine başında, durumu bildirmenizi bekliyorum.

Cumhurbaşkanı

Gazi M. Kemal

Baylar, 30/31 Ekim sabahına değin, Birinci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa'dan, İzmir'den; İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa'dan, Balıkesir'den; Üçüncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili Paşa'dan, Pangaltı'dan; Beşinci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa'dan, Adana'dan makine başında aldığım yanıtlarda, önerimin olduğu gibi ve hemen uygulandığı bildirildi.

Baylar, bu seçkin komutanların bu nedenle de, bana karşı gösterdikleri büyük inan ve güvene burada teşekkür etmeyi bir ödev sayarım.

Üçüncü Ordu Müfettişi ile Yedinci Kolordu Komutanının Diyarbakır'dan verdikleri yanıtlar şunlardı:

Müfettiş Paşa'nın verdiği yanıt:

Diyarbakır, 30.10.1924

Ankara'da Cumhurbaşkanı Gazi Paşa Hazretlerine

Yüksek kişiliğinize karşı olan güvenime ve sevgime inanmanızı saygı ile dilerim. Ancak, böyle bir yurt görevinden ivedilikle çekilerek ulusa ve seçim bölgeme karşı sorumlu ve kınanacak duruma düşmemekliğim için çekilmemi gerektiren nedenlerin açıklanmasına yüce buyruklarınızı saygıyla rica ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi

Cevat

Kolordu Komutanının verdiği yanıt:

Diyarbakır, 30.10.1924

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

1. Siz yüce Cumhurbaşkanına karşı beslediğim saygı ve sevgiye güvenilmesini rica ederim.

2. Bu dakikada, seçim bölgemle hiç görüşmeden, yüksek önerinizi kabul etmekliğim, beni ulus gözünde sorumlu duruma düşürebilir.

3. Yurdun ve ulusun çıkarları, milletvekilliğinden hemen çekilmemi gerektiriyorsa, kesin karar verebilmekliğim için durum üzerinde aydınlatılmamı saygı ile dilerim efendim.

Yedinci Kolordu Komutanı

Cafer Tayyar

Her iki telyazısında, bana karşı olan sevgi ve güven üzerine inanca verildikten sonra, seçim bölgeleri halkına karşı olan durumlarından söz edilmekte ve önerimin nedeni sorulmaktadır.

Verdiğim yanıtı olduğu gibi bilginize sunayım:

Makine başında, Şifre:

31.10.1924

Üçüncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa Hazretlerine

Yedinci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa Hazretlerine

Komutanların milletvekili de olmalarının, orduda ve komuta işlerinde beklenilen düzenbağı ile bağdaşamadığı kanısına varılmıştır. Birinci ve İkinci Ordu Müfettişlerinin görevlerinden çekilip Meclise dönerek orduları, elverişsiz bir zamanda başsız bırakmış olmaları bu görüşü pekiştirir. Seçim bölgeniz halkı, ordu düzenbağının esenliği için vereceğiniz karardan kuşkusuz kıvanç duyar. Daha önce yazıldığı üzere kararınızın bildirilmesini rica ederim.

Cumhurbaşkanı

Gazi M. Kemal

Bu telime Cevat Paşa'nın verdiği yanıt şudur:

 Makine başında

Diyarbakır, 31.10.1924

Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Komuta işlerinde beklenilen düzenbağı ile bağdaşamayacağı için komutanların milletvekili olmamaları yolundaki yüksek görüşlerine bütün gönlümle katılır ve seçim sırasında bu görevden bağışlanmamı yüksek kişiliğinizden dilemekliğimin de bu inançtan ileri geldiğini bildiririm. Ancak, bugün yüce katınızdan verilen bir buyrukla milletvekilliğinden çekilmenin, sizlerin de kestirebileceğiniz üzere, ulusça ve seçim bölgemce iyi görülmeyeceğine inanıyorum. Bu inançla, hiç de elverişli görmediğim şu önemli zamanda ordudan ayrılmak zorunda kalacağımı düşünerek üzüntü duyduğumu bilgilerinize sunarım.

Üçüncü Ordu Müfettişi

Cevat

Cevat Paşa, Ankara'ya geldikten sonra durumu anlamış ve önerimin uygulanması gerektiğine inanarak, hemen milletvekilliğinden çekilmiştir. Kurulmak istenilen düzenlerle Paşa'nın hiçbir ilişkisi olmadığı bizce de anlaşılmıştır. Gerçi Kâzım Karabekir Paşa, müfettişlikten çekildiğini filan gün ve filan saatta gibi açıklamalarla birçok komutanlara ve bu arada Cevat Paşa'ya da bildirmiş ise de, bu bildiriş, Diyarbakır'da bulunduğu sırada, önerimin gerçek nedenini anlamakta Paşa'yı duraksatmaktan başka bir etki yapmamıştır.

Cafer Tayyar Paşa'nın verdiği yanıt da şudur:

Makine başında

Diyarbakır, 31.10,1924

Ankara'da Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

Milletvekilliği ve komutanlık sanlarından birinin bizden alınması gerekiyorsa ulusal görevlerin en önemlisi saydığım yasama görevini yeğlemekte olduğumu saygılarımla bilginize sunarım efendim.

Yedinci Kolordu Komutanı

Tuğgeneral

Cafer Tayyar


Komplo Kuranların Meclise ve Kamuoyuna Karşı Ordu İle Yapmak İstedikleri Gösteri

Baylar; milletvekili olan Genelkurmay Başkanı ve komutanlar, orduda siyasayla uğraşan kimselerin bulunmasındaki sakıncayı anlayıp bu yoldaki önerimi iyi karşıladıktan ve bana karşı güvenlerini eylemli olarak gösterdikten sonra, Cevat ve Cafer Tayyar paşaların müfettişlik ve komutanlıkta kalmaları uygun görülemezdi. Bunun için, hemen askerlik görevlerine son verildi. Yerlerine gerekenler atandı ve durum Milli Savunma Bakanlığınca bütün orduya bildirildi.

Kâzım Karabekir ve Ali Fuat paşalara Milli Savunma Bakanlığınca bir buyruk verilerek yerlerine atanan kişilere askeri görevlerini, yöntemine göre devir ve teslim edip sonucunu bildirdikten sonra, Meclise girebilecekleri ve yasama görevlerine başlayabilecekleri bildirildi. Bu durum, Başbakanlıkça Meclis Başkanlığına da resmi olarak bildirildi.

Meclise girmiş olan Kâzım Karabekir ve Fuat Paşalar Meclisten çıkarıldı. Fuat Paşa, askerlik görevini sona erdirmek üzere yeniden Konya'ya gitti. Kâzım Karabekir Paşa, yerine atanan Sarıkamış'tan gelecek olan komutanın göreve başlayışına değin Meclis dışında kalmak zorunda bırakıldı. Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki komutanın ordu ile ilgisi kesildi. Böylece, komplo kuranların Meclise ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak istedikleri blöf ortaya çıkarıldı.

Baylar, 1 Kasım 1924 günü Meclisin ikinci toplantı yılı olması dolayısıyla oturumu ben açtım. Yöntem gereğince söylevimi verdim. Ben, başkanlık kürsüsünden ayrıldıktan sonra, Fevzi, Fahrettin, İzzettin, Ali Hikmet, Şükrü Naili paşaların (milletvekilliğinden) çekilme yazıları ve Başbakan (İsmet) Paşa'nın ordudaki komuta değişikliği ile ilgili 31.10.1924 günlü yazısı sıra ile okundu. Meclis, 5 Kasım günü toplanacağı bildirilerek oturuma son verildi.

Baylar, Kâzım Karabekir Paşa, 1 Kasım 1924 günlü bir yazı ile Meclis Başkanlığına başvurarak, Milli Savunma Bakanlığının kendisinin Meclise katılmasını yasakladığından yakındı. 5 Kasım günü Mecliste okunan bu yazıda, Kâzım Karabekir Paşa diyordu ki: "Çekilme yazısını verişimden beş gün sonra [30.10.1924 cuma günü geceleyin] Milli Savunma Bakanının, atanan komutanın Sarıkamış'tan gelişine değin beni Meclise katılmaktan alıkoymak isteyen bir yazısını aldım." Yazı şu cümle ile sona eriyordu: "Bununla birlikte bu konuda yetkili olan Yüksek Meclisin kararını beklediğimi saygı ile bildiririm."

Kâzım Karabekir Paşa, o gün Milli Savunma Bakanlığına da yazdığı bir yazıda: "Görevi devir ve teslim gibi bir nedensi ile belirsiz bir süre yasama görevime başlamamaklığım bildiriliyor." "Çekildiğim gün, yerime atanan komutanı beklemek, söz konusu edilmemişti." "Beş gün sonra, bilmem niçin böyle bir nedensi ortaya çıkarıldı? Meclise katıldıktan sonra, geçici de olsa, yeniden bir görevi kabul etmek, hem kendi isteğime hem de Büyük Millet Meclisinin kararına bağlı olduğundan durumu Meclis Başkanlığına yazdığımı bilginize sunarım..." diyordu.

Baylar, "ordumuzun yükselmesi ve güçlendirilmesi için" tasarılar sunduğundan söz eden ve onlar dikkate alınmadığı için "üzüntüm ve umut kırıklığım çok büyüktür" diyen eski Müfettiş Paşa, ülkenin üçte birine yaygın koskoca bir orduyu, keyfinin istediği anda, beş satırlık bir yazı ile başsız bırakmanın ne denli hafif ve ordunun yükseltilip güçlendirilmesi bakımından temel olan düzenbağını ne kertede bozucu bir davranış olduğunu kavramış görünmüyor. Dikkate alınmadığını savladığı rapor ve tasarılarıyla yapamadığı işi; devletin bir ültimatom aldığı ve bundan dolayı olağanüstü toplantıya çağırdığı Mecliste yapmaya kalkıştığını ileri süren Müfettiş Paşa, kendisi gibi davranan arkadaşlarıyla birlikte, pek elverişsiz bir zamanda, orduya ne kötü bir kargaşa örneği gösterdiğini anlamak istemiyor.

Ordumuzun yükselmesi için ileri sürdüğü düşünce ve görüşlerinin ilgi görmemesine gücenen kişi, askerlik görevini devir ve teslim etmenin yasal bir görev olduğunu; ordu yönetiminin ve düzenbağının esenliği için bunu yapmak zorunda olduğunu bilmez gibi görünüyor...

Üzerindeki askerlik görevinin sona erdiğini Meclise resmi olarak bildirecek katın, ona bu görevi veren makam olması gerektiğini dikkate almıyor.

Baylar, Kâzım Karabekir Paşa'nın Meclis Başkanlığına sunduğu yazıdan sonra Başbakanın bir yazısı ile iki eki de okundu.

Başbakan Paşa, Karabekir Paşa'nın Milli Savunma Bakanlığına yaptığı başvuruyu ve Bakanlığın buna verdiği yanıtı, olduğu gibi Meclise sunuyordu.

Milli Savunma Bakanı, Kâzım Karabekir Paşa'nın ileri sürdüğü düşünce ve savların doğru olmadığını açıkladıktan sonra ona: "Ordu Müfettişliği ile ilgili görevleri ve gizli belgeleri", yerine atanan komutana kendisinin teslim etmesi ve sonucunu bildirmesi buyruğunu yineliyordu.

Acaba bu son uyarmadan sonra, eski Müfettiş Paşa anlamış mıdır ki, yurdun savunması için ordusuyla ilgili önemli görev ve gizli belgeleri, devlet onun kendisine güvenip teslim etmiştir. Onları, devlete karşı sorumlu olacak ardılı gösterilmeden, kendiliğinden, istediğine bırakıp teslim etmesi büyük bir suçtur; ağır yasal işlemlerin uygulanmasını gerektirir. Bunları anlamış mıdır?


Kazım Karabekir Paşa'nın Meclise Bir An Önce Katılmasını İsteyenler Yaptığımız İşlemi Bozmaya Çalışıyorlar

Baylar, Kâzım Karabekir Paşa'nın Meclise bir an önce katılması için ivedilik gösterenler, yaptığımız işlemi bozmaya çalışmaktan geri kalmadılar. Feridun Fikri Bey (Tunceli Milletvekili), ilk olarak ortaya atıldı. Vehbi Bey (Balıkesir Milletvekili): "Meclise katılan bir arkadaşı, bir üyeyi görüşmelere katılmaktan herhangi bir kuvvet alıkoyabilir mi? Böyle şey olur mu?" diye seslenmeye ve paylamaya başladı.

Sayın milletvekili, ülküdaşını bir an önce Mecliste çalışmaya başlatabilme çabasıyla yasa gücünü, onun ezici gücünü ve o gücü ve erki kullanmak için yüce Meclisin ve ulusun güven ve inancını kazanmış kişilerin dayanç ve kararlarında ne denli kesin olduklarını unutmuş gibi görünüyordu.

İsmet Paşa'nın konuşması, bu yaygaraları susturdu. Bu konu üzerindeki görüşme kapandı. Paşalara verilen buyruklar, eksiksiz uygulatıldı.


Hükümet Açıktan ve Karşı Karşıya Savaşmayı Kabul Etti

Meclis, genel görüşmeye geçti. Görüşülecek sorun, "Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığı (Göçmen Değiştirme, Onarım ve Yerleştirme İşleri Bakanlığı)" ile ilgili gensoru idi.

Başbakan İsmet Paşa kürsüye çıkarak şu öneride bulundu: "Birçok milletvekillerinin, onarım ve yerleştirme işleri üzerinde konuşmaktan daha çok, türlü ilişkilerle, çeşitli bakanlıkların işlerine değindiklerini gördüm. Dahası, kimi milletvekilleri, Başbakanın devletin iç ve dış siyasası üzerine enine boyuna ayrıntılı bilgi vermesini istemişlerdir. Bu isteklerin hepsini seve seve benimsiyorum. Mübadele Bakanı, yüksek Meclisçe uygun görülerek Başkan Vekilliğine seçilmiştir. Ama bundan dolayı, gensorunun önem ve kapsamının hiçbir bakımdan kısılmamasını öneririm. Ben, güzel 'taktik (Tahtıe : yanlışını çıkarma)'i severim."

Böylece hükümet sahnenin perdesini kaldırdı ve oyun hazırlığı yapanların oyunlarını oynamalarını çabuklaştırdı. Hükümet, açıktan ve karşı karşıya savaşmayı kabul etmiş bulunuyordu.

Baylar, hükümetten yana ve karşıcıl olmak üzere, otuza yakın milletvekili söz söyledi. Adalet ve Milli Eğitim Bakanları da konuştular. Tartışma bir sonuç alınmaksızın beş saat sürdü. Gensoru görüşmesi ertesi güne bırakıldı.

Ertesi günü, öğleden sonra saat 2.30'da görüşmelere başlandı. İlk sözü alan, İçişleri Bakanı ve Mübadele, İmar ve İskân Bakanı Vekili Recep Bey oldu. Uzun bir açıklama yaptı. Karşıcıllar, oturdukları yerlerden, Recep Bey'e kısa sözlerle sataşıyorlardı.

Recep Bey konuşmasının bir yerinde dedi ki: "Kimi gazeteler ve kimi kişiler diyorlar ki, Ankara'da bir hükümet varmış; Meclisin bütün dinlenme döneminde, ülkeyi, ne kadar yasa dışı, kural dışı yöntemler varsa, hep bunlarla yönetmiş. Söylentiye göre, kimi arkadaşların birtakım gizli defterleri de varmış; orada bakanların yaptıkları yasaya aykırı işler yazılı imiş. Bir gün gelecekmiş; Meclis toplanacak ve orada hükümeti hesaba çekeceklermiş. O zaman, o gizli defterlerde yazılı olan şeyler, ulusun önünde hükümetten sorulacakmış. İşte o gün gelmiştir! O defterlerde yazılı olan şeyleri ulusun gözü önüne döksünler!"

Feridun Fikri Bey, arkadaşları adına çoğul takısı kullanarak yanıt verdi: "Sırasında dökeceğiz!" dedi.

Recep Bey yanıt verdi: "Dökünüz efendim, bekliyoruz. Hükümet, ulusun önünde, her zaman, sorumluluk bağrı açık olarak, karşınızdadır." dedi ve şu sözleri ekledi: "Ülke, gizliliğe, kapalılığa, belirsizliğe, kararsızlığa dayanamayacak bir durumdadır. Açıktan açığa eleştiri görevi yapılmaksızın birtakım kuşku bulutlarının çevrende her gün dolaştığını fısıldayarak, Türkiye Cumhuriyetinde, bu körpe varlığın yapısında dokuncalı karışıklıklar varmış gibi göstermek, bu ülkeye hainliktir." "Herkes, köşede bucakta, koridorlarda, şurada burada birtakım kuruntudan (mevhum) boş sanılarla kamuoyunu bulandırmaktansa, herkesin, kendilerine eşitlikle açık olan ulus kürsüsüne çıkıp gerçeği söylemesi gerekir. Gerçek söylenmezse yine bu köksüz söylentiler sürdürülürse, (bunu yapanların), bu ülkenin geleceği ile içten ve sağlam bir ilişkileri bulunmadığına belirti sayacağım. Ben kendim böyle sayacağım ve sanırım ki ulus da böyle sayacaktır. Bu kürsüye çağırıyorum... Gelin konuşun! Konuşun ki, gerçek ne yandadır; sanı, kuruntu, lekeleme, suçlama ne yandadır? Ulus bilsin!"

Recep Bey'den sonra, karşıcıl olarak konuşan birtakım kişiler dinlendi. Onlara da Ticaret Bakanı Hasan Bey (Trabzon Milletvekili) ve Milli Savunma Bakanı Kâzım Paşa yanıt verdiler.

Karşıcıl konuşmak isteyenler arasında Rauf Bey de vardı. Ona da söz sırası geldi.

Rauf Bey, İmar ve İskân Bakanlığı ile ilgili soru ve gensorunun, bütün hükümeti kapsayacak biçimde genişletilmesini uygun bulmamakla birlikte, Başbakan Paşa'nın bu davranışını yiğitçe buldu ve sözlerinin başında: "Meclis,bir kasıt karşısında bulunan hükümete saldırıya geçmiştir." dedi.

Yunus Nadi Bey: "Anlamadık!" dedi.  

Rauf Bey açıkladı, dedi ki: "Eleştiriciler hükümete karşı konuşurken, bilerek isteyerek hazırlanmışlar ve ona saldırıyorlar gibi görüyorum."

Rauf Bey, konuşanların ağır sözler kullanmamaları; hükümeti küçük düşürecek biçimde konuşulmaması gibi öğüt verircesine ılımlı bir durum takındıktan sonra, Feridun Fikri Bey'in önerisine değindi ve onu savundu. Tunceli Milletvekilinin önerisi, bir "Meclis soruşturması" (enquéte parlementaire) idi. Bir "Meclis soruşturması" kurulu kurulması için ivedilikle karar alınması isteniyordu. Feridun Fikri Bey'in bununla ilgili bir önergesi ve bu önergenin açık oya konulması için de Feridun Fikri Bey'le birlikte daha on altı arkadaşının başka bir önergesi vardı.

Rauf Bey; "İnceleme Kurulu diye anladığım bir kuruldan söz edildi." (söyleyen Feridun Fikri Bey'dir.) dedikten sonra şunları ekledi: " .. Bakanlar böyle bir kurulun kabulünü, şimdiye değin saygın olan yurtsal ve ulusal duygulara karşı bir leke ve bir aşağılama saydılar."

Yunus Nadi Bey, Rauf Bey'in sözünü kesti: "Biraz öyle," dedi. Rauf Bey de: "Hepimizin yanılmaz olmadığımızı kabul ederek söylüyorum ve bunun gerekli olduğunu, (...) ben de ilgili olduğum için herkesten önce,ben istiyorum." dedi.


Cumhuriyet Sözünü Söylemeye Rauf Bey'in Dili Varmıyordu

Rauf Bey, söz söylerken, Meclise karşı çok saygılı olduğunu göstermek için de neden aramaya önem veriyordu. Bir yerini getirerek dedi ki: "Bu yüce Meclisin koyduğu yasalara kimi sıfatlar takılmıştır; 'koridor yasaları' denilmiştir."

Rauf Bey, yüce Meclise saygı gösterilmesini istiyordu.

Rauf Bey, yüce Meclisin cumhuriyeti kuran yasası karşısında, takındığı saygısız durumun unutulduğunu sanmış olacak!

Mazhar Müfit Bey (Denizli Milletvekili): "Onu ilk önce, sayın arkadaşınız Muhtar Beyefendi söylemiştir."dedi. Bu söz, Rauf Bey'e, konuşma yönünü değiştirtti ise de, Muhtar Bey alındı.

Saip Bey (Kozan) söze karıştı. En sonu, başkanlığın işe karışması ve uyarması ile Rauf Bey'in konuşmasını sürdürmesi sağlandı.

Rauf Bey, döndü dolaştı, en sonu "ilke" sorununa dayandı: "Tutumumuz, yolumuz, sınırsız ve koşulsuz ulusal egemenlik ilkesidir." dedi.

Yunus Nadi Bey'in sesi işitildi: "Cumhuriyet!"

Rauf Bey yanıt vermedi. Başladığı tümceyi şöylece bitirdi: "Ulusal egemenliğin belirdiği biricik makam, Büyük Millet Meclisidir."

"Cumhuriyet!" sesleri bütün Meclis salonunu doldurdu.

Ali Saip Bey (Kozan): "Cumhuriyet!" dedi.

Rauf Bey, Ali Saip Bey'le konuşmaya başladı. İhsan Bey işe karıştı: "Sözleriniz açık değildir, Rauf Beyefendi!" dedi.

Rauf Bey: "Açıktır, çok rica ederim, İhsan Beyefendi."dedi. İhsan Bey de: "pek açık değildir. Uzun süreden beri sizinle anlaşamadık!" dedi. Rauf Bey, İhsan Bey'in yüksek adalet duygusu bulunduğundan, yargıçlık etmiş olduğundan söz ederek dedi ki: "Suçsuzluk temel ilkedir. Tersi tanıtlanamadıkça, yanlardan birini sanık gibi görmek ve onu sanık diye adlandırmak doğru değildir." İhsan Bey yanıt verdi: "Gerçeği söylemeyen sanıktan kuşkulanmakta yargıç haklıdır." dedi.

Rauf Bey'le İhsan Bey arasındaki karşılıklı konuşma biraz uzadı. Başkan işe karıştı. Rauf Bey yine konuşmaya başladı: "Bakanların görev ve yetkileri ile ilgili bir yasa yapılması Anayasa'da söz konusu idi. Bu yapıldı mı? Bunu soruyorum." dedi.

Baylar; yasaları Meclis yaptığına göre, Rauf Bey bu soruyu, hükümete değil, kendisinin de üye olarak içinde bulunduğu Meclise soruyordu.

Rauf Bey, Danıştay kuruluşuna değindikten sonra:" Haydutluğun ortadan kaldırılması ile ilgili yasa uygulanmış mıdır? Köy yasası uygulanmış mıdır?" diye İçişleri Bakanından başlayarak, Bayındırlık, Ticaret, Tarım, Milli Savunma, Adalet, Milli Eğitim Bakanlarına çeşitli sorular sordu. Bütün bu sorularla Rauf Bey'in, ulusun ve ordunun dikkatini çekmek istediği anlaşılıyordu. Örneğin, Karadere ormanları ile ilgili bir işlem olduğunu basında görmüş; "O iş nasıl olmuş?" dedi. "Özverili ve yiğit ordumuzun, Kurtuluş Savaşından sonra, savaştan barışa geçişinde, büyük bir olgunluk ve düzen gösterdiğini işittik, göğsümüz kabardı. Ama, ondan sonraki yedirme, giydirme işlerinde, durumun yine öyle düzenli olduğunu düşünüp kabul edebilir miyiz? Bu yönden bizi aydınlatmalarını rica ederiz." dedi.

Rauf Bey'in bu sorusunun ortak bir soru olduğu kendi sözünden anlaşılıyor. "Rica ederiz." diyor. Gerçekte bu sorunun, o güne değin orduların başında bulunan iki ordu müfettişinin de katılmasıyla düzenlenmiş olduğu yargısına varmamak için bir neden yoktur.

Rauf Bey, adalet örgütündeki değişiklik dolayısıyla,yapılan uygulamanın adaleti sağlamak için en uygun yöntem ve biçim olup olmadığını öğrenmek istiyordu.

Milli Eğitim Bakanından da, ilköğretim süresinin yasaya aykırı olarak niçin azaltıldığının açıklanmasını istedi.

Rauf Bey, İstanbul Valisinin gece manevrasından, İstanbul'un "Eminlik"le (Eskiden İstanbul, Ankara gibi kentlerin belediye başkanlığı) yönetilmesinin, halkın haklarına saldırı olduğundan da söz ettikten sonra; Milli Eğitim Bakanı Vâsıf Bey'le basın arasında çıkan bir olaydan ve bu vesile ile öğretmenlerden söz açarak dedi ki: "Öğretmen ordusunun, aydın ordunun, şu ya da bu yanı tutar ve destekler biçimde yayın yapmaları doğru mudur?"

Rauf Bey bunun doğru olmadığını söyleyerek söylevini şu cümle ile bitirdi: "Tanrı yurdumu, ulusumu ve hepimizi korusun."

Bu cümlenin alkışlarla karşılanmasından sonra, İçişleri Bakanı kürsüye çıktı. Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey, daha önce kendisinin konuşması gerektiği savında bulundu. Vehbi Bey: "Efendim, bu iş bakanların Meclisi sorguya çekmesi biçimine girdi." dedi. Başkanlık, bakanların söz hakkı ile ilgili iç tüzüğü hatırlattı. Recep Bey de, çok geniş bir gensoru karşısında bulunan bakanların, tüzük ile sağlanmış söz haklarını kullanmalarına izin verilmezse, gerçeğin belirmesine yardım edilmemiş olacağını söyledikten sonra, yöneltilen sorulardan kendisi ile ilgili bulunanlara birer birer yanıt verdi. Konuşması sırasında, Rauf Bey'in kürsüye bir öğütçü gibi çıktığını söyleyerek: "Bu Meclis, ne tam bir sessizlik içinde çalışmak zorunda olan bir okuldur, ne de bir bilim akademisidir." dedi. Rauf Bey'in kürsüde bugün bile açık konuşmadığına; "soruşturma" sözünü söylemeyerek Feridun Fikri Bey'in, üç bakanlığın bir yıllık çalışmalarına ilişkin yersiz, haksız, mantıksız, yasa dışı ve hükümet dengesini bozan "Meclis soruşturması" isteğini desteklemekte olduğuna Meclisin dikkatini çekti. Feridun Fikri Bey, oturduğu yerden, Recep Bey'in "mantıksızdır" dediğine karşı çıktı. Bu sözü geri almasını istedi. Recep Bey: "Geri almıyorum efendim, mantıksızdır; gerçek, olduğu gibi söylenir." dedi. Feridun Fikri Bey'in: "Mantıksız sözünü kabul etmiyorum." demesi üzerine Recep Bey şu yanıtı verdi: "Feridun Fikri Bey, dedi, siz daha ağır şeyleri kabul etmeye alışkınsınız..." (daha ağır şeyleri, Adalet Bakanı Necati Bey söylemiş). Feridun Fikri Bey: "Adalet Bakanı sözlerini geri aldılar." dedi. Necati Bey, yerinden fırlayarak: "Sözlerimi geri almadım." dedi. Biraz gürültü oldu. En sonu Başkan: "Rica ederim, gürültüyü keselim!" dedi. Recep Bey, açıklamasını sürdürerek :"... Birçok kişilerde defterler varmış, demiştim. Şimdi Rauf Bey'in sözlerine göre, hazırlanmış sorulardan on, on beş tanesinin silinmesi fırsatını bulacağız. İşte baylar, dedi, defterlerin yavaş yavaş ucu görünüyor."

Recep Bey, Rauf Bey'in sözlerinde kullandığı taktik'e dikkati çekerek dedi ki: "Rauf Bey hem bütün bu soruları soruyorlar hem de: 'Hiçbir zaman bakanları sorumlu tutmak, ya da hükümeti düşürmek gibi bir amaç gütmüyorum.' diyorlar. Bir gensoru günü ulus kürsüsüne çıkan kişi, ya hükümetten yanadır ya da karşıcıldır. Hükümetten yana ise hükümetin tutulmasını ister; karşıcıl ise düşürülmesini ister ve bunu açıkça söylemek gerekir. Yoksa, Rauf Beyefendi'nin söyledikleri boş sözlerden başka birşey değildir."

Recep Bey'in bu sözü, Rauf Bey'le aralarında karşılıklı kısa bir konuşmaya yol açtı:

-Ama saldırıyorsunuz.

-Siz de sözlerimi kesiyorsunuz... gibi sözler söylendi.

En sonu Recep Bey sözlerini sürdürerek dedi ki: "Sayın baylar, birtakım sorular soruyorlar: Ahmet gelmiş midir, yasa uygulanmış mıdır... gibi. Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsü böyle gensoru görüşülürken, bir amaç güdülmeksizin sorulacak ve söylenecek şeylerin yeri değildir. Buraya çıkıyorlar; söylüyorlar, söylüyorlar; sonunda: 'Söylüyorum, söylüyorum ama birşey yoktur.' diyorlar. Böyle olunca, söylenenler boş sözlerdir, amaçsızdır. Durumun tanımı budur". Recep Bey sözlerine şöyle devam etti: "Çok dikkat ettim; Rauf Bey buraya çıktılar; sırası geldi, gerekti, başka bir tanım yaptılar; 'cumhuriyet' sözcüğünü söyleyemediler. Sayın arkadaşlar, şaka değil; büyük bir devrimden çıktık, aydınlık bir geleceğe gidiyoruz. Bütün gerekleriyle, bütün koşullarıyla, bütün açıklığı ile bir amaca yürüyoruz. " " Nedir Rauf Bey'in bu küskünlüğü ki sırası gelmiş ve dolayısıyla arkadaşlar fırsat vermişken, bu kutsal adı söylememekte dayatıp direnmişlerdir. " " Ama, şurası dikkate değer: Bu kişi İstanbul'da kıyametler kopardı. " " Elinden gelen her şeyi yaptı. " " Karşınıza çıktığı zaman da, bütün yaptıklarından döndü ve ant içerek dedi ki: 'Ben cumhuriyetçiyim.' Bugün kendisinden kuşkulanıyorum. Bu kuşkunun yanlış olduğuna beni inandırmayı, kendileri için, gerekli görüyorlarsa çıksınlar; kürsüden, ya da başka bir yerden söylesinler ki, böyle bir kuşkuya yer yoktur. Böyle yapmazsa, Rauf Bey'in cumhuriyete olan bağlılığından kuşkum vardır ve bu kuşkum sürecektir. Gerçek budur."

Recep Bey, açıklamasını bitirirken: "Sayın arkadaşlar, dedi, boğazımıza dek kan içinde yoğrularak bugüne değin yürüttüğümüz bu sorunu - bu kutsal yurdun yükselişini kesinlikle sağlayacak olan bu işi, şimdiki aşamasına getirdik. Bugünden sonra en büyük yanılgı, duraksamalar, kuşkular, açık olmayışlardır. Bunların nereye varacağını kimse bilemez."

Recep Bey kürsüden inerken Başkanlıkça, isteği üzerine, kendini savunmak için Rauf Bey'e söz verildi.

Rauf Bey: "Sizin her zaman ve her duraksadığınız yerde, ben yeniden ant içmek zorunda mıyım?" dedi. "Zorundasın!" sesleri yükseldi. Rauf Bey bu seslere: "Hayır baylar, kimsenin kimseden kuşku etmeye hakkı yoktur." diye yanıt verdi.

Buna, Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey, oturduğu yerden yanıt vererek: "Sen de o zaman, bu toprakta oturamazsın! Atalarının, babanın ve dedenin geldiği yere gidersin! Bu toprak bunu istiyor!" dedi.

Bunun üzerine Rauf Bey karşıcıl olduğu noktayı açıklama yollu bir konuşma yaparak dedi ki: "Sınırsız ve koşulsuz ulusal egemenlik ilkesine dayanan bir yönetimi, 'demokrasi' denilen halk yönetimi ilkelerini kökleştirmek için, bu ilkelere dayanarak ulustan milletvekilliği görevini aldık." "Birtakım arkadaşlarımız, ulusun bu hakkını Meclisten alıp şu ya da bu makama Meclisi kapatmak ve yasaları geri çevirmek hakkını vermek anlayış ve eğilimini gösterdiler. İşte ben buna karşıyım."

Recep Bey, bu sözlere yanıt vererek açıkladı ki: "Rauf Bey karşıcıl durum takındığı zaman daha Anayasa ve böyle birtakım hakların kimseye verilmesi ya da verilmemesi söz konusu bile değildi. Bu sorunlar ancak aylarca sonra ele alındı. Baylar, bu yanıltmacadır. (mugalâta)"

Rauf Bey, karşıcıl oluşunun nedenini iyi anlatabilmek için, şöyle bir açıklama yapmayı gerekli gördü. Dedi ki: "Baylar, halifeci, padişahcı şöyle dursun, bu makamın haklarını alabilecek herhangi bir makama karşıyım."

Rauf Bey, halifeci ve padişahcı olmadığını söylerken cumhurbaşkanlığı katına, cumhurbaşkanına karşı olduğunu açıklayıp ortaya koyuyordu. Daha önce, yeri gelip söylediğim üzere Rauf Bey, "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti" niteliğinde üsteliyordu. Yani ad değişse de, cumhuriyet adı verilse de, örgütün o niteliğinin korunmasını sağlamak istiyordu.

Niçin? Çünkü, cumhurbaşkanlığı makamı halifelik ve padişahlık makamının haklarını alabilirmiş.

Baylar, kişisel görüş diye ortaya atılan bu sözler, Recep Bey'in dediği gibi "boş sözler" değil de nedir? Bu gibi sözlerle kurulan mantık "yanıltmaca" değil de nedir?

Bu kişisel görüşün ve bu mantığın anlamını ve özünü, Rauf Bey'in bugünkü çalışma ve çabaları pek güzel göstermektedir. Ama biz bunu anlamak için, bugünlere değin beklemek aymazlığında kalamazdık. Bundan dolayı bizi bağışlasınlar.


Meclisteki Görüşmelerin Karşıcıl Basında Yankıları

Baylar, o gün de gensoru sonuçlanmadı. Görüşme ertesi güne bırakıldı. Sözü, 8 Kasım günü yapılan görüşmelere getirmeden önce biraz da o günlerin kimi yayınlarını gözden geçirelim.

5 Kasım 1924 günlü Vatan gazetesindeki başyazıda, hükümeti eleştirenler ve karşıcıl durumdakiler övülmekte, hükümeti tutanlar, ise, kınanmaktadır. Başyazar: "Daha ağzını açmayan eleştirici adaylarına karşı her gün kulaktan kulağa yeni bir saldırgan söz fısıldanıyor. Hükümetçi gruptan kime rastlarsanız, o gün verilen gizli günlük buyruktaki sözleri, olduğu gibi işitirsiniz." dedikten sonra sözlerini doğrulamak için birtakım örnekler sayıyor ve: "Buyruğa körü körüne uymayan, gerçeği gören ve söylemek isteyen kişileri, başlangıçta susturmak için her araca başvuruyorlar. Kişisel istenç, doğal ve kararlı durumun üstünde bir etmen niteliğini sürdürüp gidecektir." diyor.

Baylar, yazar, "gizli günlük buyruk" ve "kişisel istenç" sözleriyle ulusa neyi bildirmek istiyordu? Gizli buyruklar veren, kişisel istencini etmen kılan kimdi? Bu kapalı sözleri kullanan yazar, en sonu bize: "İki yanı, yan tutmadan, bir yargıcı gibi çağırıp dinlemek, cumhurbaşkanlığının en ince ve önemli görevidir." öğüdünü veriyor; bu görevin hemen yapılmasını istiyor ve: "Çünkü yarın, pek geç olabilir!" diye gözdağı veriyor.

Bir gün sonra, benim yılbaşı söylevimden söz eden bu yazar: "Eleştiri eğilimi gösteren en özgür düşünceli yurttaşları, zaman zaman susturmaya çalışan tekelci bir siyasal yöntem, gelişme ve ilerleme için ezici bir tamu durumundadır." cümlesiyle, tuttuğumuz yöntem için pek haksız ve kıyıcı bir karalamada bulunuyor ve: "Uğursuz gidişin belirli bir noktada durdurulması, yeni bir çığır açılması gerekir." diyerek, bize yeniden görevimizi hatırlatıyordu.

Vatan yazarı, bir gün sonra yazdığı "Sokaktaki Adam" başlıklı başyazısını: "İnşallah iyi olur, demekten başka yapacak şey kalmamış gibi görünüyor." cümlesiyle bitiriyordu.

8 Kasım 1924 günlü Vatan gazetesinde yayımlanan bir Ankara telyazısında: "Meclis, yüksek orunlarda bulunanlar uygun görmedikçe hükümeti düşüremeyecektir." biçiminde büyük harflerle dizilmiş izlenimler ve: "Rauf Bey'in, dünkü konuşmasında gensoru dışında önemsiz şeylerden söz etmekle, gensoru isteyenlerin durumunu sarstığı ve gensorunun etkisini azalttığı söylenmektedir." gibi haberler vardır.

Vatan gazetesinin gensoru görüşmelerini izlemek için özel olarak gönderdiği muhabir, izlenimlerinde pek yerindelik göstermiyorsa da gensorunun etkisinin azalışı nedenleri üzerinde verdiği haberde aldanmış görünmüyordu.

Baylar, Tevhid-i Efkâr'ın başyazarı da bir süre başyazılarla karşıcılları destekleyip yüreklendiriyor; hükümetin ve hükümeti tutan milletvekillerinin ise, kendilerini savunmalarını ve söz söylemelerini bile istemiyordu. Bu başyazar diyordu ki: "Mecliste hükümeti tutan milletvekilleri, böyle her önemli işi gürültüye boğmak eğlencesini sürdürerek eleştiricileri susturdukça, İsmet Paşa hükümeti hiç kuşkusuz güvenoyu alacaktır. Ama bu güvenoyunun gerçek niteliği, en sonu, bir küçük sandığın içine çok sayıda ak kâğıt atılmış olmasından öteye geçemez."

Bu boş sözler üzerinde durmayı gerekli görmüyorum. Biraz da Tanin gazetesine bakalım. Tanin'in "Siyasal Mayalanmalar" başlıklı bir başyazısında "Kurtuluş Savaşında büyük yararlıklarıyla tanınmış saygıdeğer ve güvenilir kimi kişiler arasında bir işbirliği yapılmasına başlanmakta olduğu" haber alındığından; "Halk Partisini ve Hükümeti içtenlikle tutan basının bu haberleri pek kötü karşılayıp yorumladıklarından" ve "bunların kurulmakta olan yeni partiyi daha şimdiden gözden düşürecek nitelikte düşünceler ileri sürmeye kalkıştıklarından" söz edilmektedir. Yazıda program konusuna değinilirken, Halk Partisinin programı olmadığına dikkat çekildikten sonra: "Biz Halk Partisini hiç beğenmiyoruz. Ama, Halk Partisinin ilkeleri adına söylenen ve görülen şeyleri tümüyle benimsiyoruz." deniliyor ve Halk Partisi ilkelerinden ne anlaşıldığı açıklanarak: "Ama, acaba gerçekte de böyle midir?" sorusu ortaya atılıyor. Yazar, bu soruya olumsuz yanıt veriyor ve: "Gönlümüz, karşısında böyle bir yenileştirme ve düzeltme partisi görmeyi istediği için, Halk Partisini bu dediğimiz biçimde düşlemekteyiz." diyor. Ondan sonra, yazar şunları söylüyor: "Halk Partisinin programı ve sözleri başkadır, tuttuğu yol başkadır. Halk Partisinin demokratlığı dudaklarındadır."

Bu düşünceleri ileri süren, birinci cümlesiyle: "Halk Partisi cumhuriyet kuracağını, halifeliği kaldıracağını programına yazıp ilan etmedi ve söylemedi; ama, eylemli olarak yaptı." demek istiyorsa doğrudur. Ancak, ikinci cümle ile Halk Partisi için söyledikleri doğru değildir.

Yazar, karşıcıl kişilerin iş başına gelmek istemelerinin yasallığını tanıtlamak için söylediği birçok sözlere şunu da ekliyor: "Yurt yararına çalışmak, Tanrı'nın, yalnız bugün iş başında bulunan kişilere özgü olarak, bağışladığı bir erdem midir?"

Tanin başyazarı, 4 Kasım 1924 günü yazdığı "Ordu ve Siyasa" başlıklı bir başyazıda şu düşünceleri ileri sürüyor: "Hükümet biçimi cumhuriyettir. Ama, hükümetin yalnız adını değiştirmek hiçbir yarar sağlamaz. Asıl değiştirilmesi gereken nokta işin özüdür, ilkeleridir. Bugün, Amerika Birleşik Devletleri dışında, Amerika'da yirmiye yakın ülke vardır ki hepsinin adı da cumhuriyettir. Dahası, yalnızca zencilerden meydana gelen Haiti bile bir cumhuriyettir. Ama, buralarda cumhuriyet, saltçılıktan pek az ayrılmaktadır. Soydan gelen bir devlet başkanı yerine, zorla cumhurbaşkanlığına çıkmış bir zorba görürüz. İşte bu kadar! Cumhurbaşkanı sanını taşıyan zorba, egemenliğini istediği gibi yürütür. Saltçı bir hükümdar gibi kendi istek ve dileğinden başka bir yasa tanımaz."

Tanin başyazarı, söz konusu ettiği Amerika cumhuriyetlerinden Şili'yi bir yana bırakarak ötekiler için diyor ki: "Hiçbirisi bugün gerçek cumhuriyet adını taşıyacak yaraşırlıkta değildir. Çünkü demokrasiye... dayanmıyorlar. Cumhuriyet adı altında saltçı hükümetlerin egemenlik sürmesi başkanların asker olması yüzündendir."

Burada biraz durmak isterim. Baylar, bu yazı, milletvekili olan komutanların milletvekilliğinden çekilmeleri üzerine ve o ilişki ile yazılıyor. Ama, öyle bir zamanda yazılıyor ki, ordularımızın müfettişleri orduları bırakıp Hükümeti düşürmek için Meclise gelmişlerdi. Bu yazar da, onların iş başına geçmek istemelerinin yasallığını tanıtlamak için, daha bir gün önce, sütunlarca yazı yazmıştır. Cumhuriyetin saltçılıktan ayrımsız olabileceğine örnekler gösteren ve bunun nedeninin halkçılığa dayanmamak olduğunu söyleyen yazar: "Hükümet Partisinin halkçılığı dudaklarındadır." diyen kişidir. "Bunun böyle oluşu başkanların asker olması yüzündendir." diyen kişi, Türkiye Cumhurbaşkanının da asker başkanlardan biri olduğunu bilen kişidir. Bu kişidir ki, birer asker başkan olan filan ve filanları, bir asker olan Türk Cumhurbaşkanı ve yine bir asker olan Türk Başbakanı ile karşı karşıya getirmek için büyük bir çabayla çalışıyor ve sonra sevmediği yanın yıkılmasını, ulusa gerekli gösterebilmek için, sözde dikkate değer ve ders alınacak örnekler veriyor ve: "Hangi general, başına daha çok ayaklanıcı toplayabilirse, cumhurbaşkanlığına o geçer."; "Ordu komutanları, haydut elebaşıları, birbiriyle çarpışarak cumhurbaşkanlığı katını zorla ele geçiriyorlar." diyor.

Baylar, bu ve buna benzer sözlerin hangi amaçla ve hangi duygu ile yazıldığını sezmemek ve bu gibi yayınların Meclis üyelerinde ve kamuoyunda bırakacağı kötü ve dokuncalı etkileri anlamamak olanaklı değildi. Gerçekten bu kötü etkiler, ne yazık ki, eylemli olarak tepkilerini göstermiştir.

Refet, Kâzım Karabekir ve Ali Fuat paşaların, Milli Savunma Komisyonuna seçilmemiş olduklarından üzülen o cumhuriyetçi yazar, bu kez de, ordu komutanlarının ordulara etki yapabilecek bir kurula seçilmeyişlerini iyi bulmuyor. Bu konuda pek sevdiğini anlatmak istediği demokrasiye uymaktan da vazgeçiyor. Bu düşünceleri anlatan tümceleri hep birlikte inceleyelim:

"Siyasa" başlığı altında yazılmış yazılar arasında: "Milli Savunma Komisyonu, Millet Meclisinin hemen hemen en az siyasa ile uğraşan, dahası, siyasa işleriyle hiç ilgisi bulunmayan bir çalışma alanıdır." cümlesi vardı. Yazar, bu cümleyle: "Meclise giren ordu müfettişlerinin siyasa ile ilgisi bulunmayan bir alanda çalışmalarına neden ve niçin meydan verilmedi?" demek istiyor. Buna şu yolda yanıt verilebilir: Çünkü gerçekten Milli Savunma Komisyonu siyasa işleriyle ilgilenmemesi gereken bir komisyon olduğuna göre bu komisyona, yalnız siyasa işleriyle uğraşmak üzere Meclise gelmiş olan kişileri seçmekte sakınca vardır!

Yazar, daha sonra diyor ki: "Burada, yurdun namusunu ve bağımsızlığını savunacak orduyu, yönetmeye, düzenlemeye, daha iyi ve daha ileri bir duruma getirmeye yarayacak yasalar yapılacaktır. Politikacılık tutkusuna kendilerini kaptırmayıp da, yalnız yurdu düşünenler, bu görevin ordu ileri gelenlerinden en yeterli kişilere verilmesini bir yurtseverlik borcu bilirler."

Bu cümleler üzerinde de biraz duracağım.

Ordunun yönetimi, düzeltilmesi, düzenlenmesi, daha iyi ve daha ileri bir duruma getirilmesi sorunu çok önemlidir. Bu işle görevli bulunan ve uğraşan makam, "Genelkurmay"dır. Bu makamda, yazarın da dediği gibi, en seçkin komutanlarımız bulunmaktadır. Ordunun yönetimi, düzenlenmesi ve iyi bir duruma getirilmesi işlerini üzerine alan Genelkurmay, bu konularda, gerektikçe Hükümete önerilerde bulunur.

Genelkurmayın ve hükümet içindeki Milli Savunma Bakanlığının enine boyuna düşünüp saptadıkları sorunlar, her yıl toplanan "Yüksek Askeri Şûra"ca incelenir ve görüşülür. Yüksek Askeri Şûra, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma ve Donanma Bakanları ile ordu müfettişlerinden kurulur. Yüksek Askeri Şûranın incelemesinden geçen ve uygulanması kabul edilen işlerden, gerekenler hükümete önerilir. Bu önerilerden, uygulanması için yasalaştırılması gerekenler varsa, işte onlar Meclise sunulur. Mecliste, yöntem gereği Milli Savunma Komisyonundan ve ilişkisi olursa başka komisyonlardan da geçtikten sonra, Meclis genel kurulunda görüşülür ve yasalaştırılır.

Milli Savunma Komisyonundaki üyelerin askerlikten anlaması gereklidir. Ama, yalnız askerlikten anlaması yetmez. Devletin akçalı işlerinden, siyasasından ve daha birçok şeylerden de anlaması gereklidir. Yalnız askerlikten anlamak, orduya ilişkin yasa tasarıları yapmak için yetseydi, bu tasarıların, Genelkurmayca saptanıp Yüksek Askeri Şûraca onandıktan sonra, ayrıca bir komisyonda, ya da komisyonlarda incelenmesi gerekmezdi. Çünkü, siyasa ile uğraşan kişiler, askerlikten gelmiş olsalar bile; yaşamı boyunca bilim ve teknik ile, askerlik alanındaki ilerlemeleri günü gününe izleyip uygulamakla uğraşan kişilerden daha uzman ve daha yetkili olamazlar.

Ordunun yönetimi, düzeltimi, düzenlenmesi ve iyi bir duruma getirilmesi için en uygun düşünceleri ve pek çok bilgi ve görgüleri olduğunu sanan ve Yüksek Askeri Şûrada yasa gereğince üye bulunan ordu müfettişleri için en uygun çalışma alanı, orduların başındaki ve Yüksek Askeri Şûra içindeki yerleri idi. [Ağırbaşlılık isteyen bu yerin değer ve önemini anlamayıp; Hükümeti, Milli Savunma Bakanlığını, Genelkurmayı beğenmeyip; onları kendilerinin askerlikle ilgili düşünce ve tasarılarını değerlendirmekten uzak görerek; siyasa alanında çalışmayı yeğleyen komutanların, Milli Savunma Komisyonuna seçilmesini sağlamaya çalışmak; onların, hükümetten meclise gelen, orduya ilişkin, her çeşit önerilerinin sonuçlandırılmasını güçleştirmek ve bunlardan yararlanarak hükümeti düşürme ve Genelkurmay Başkanını değiştirme gibi kötü dileklerini gerçekleştirmek için olabilir.]

Tanin başyazarının da bundaki amacının başka bir şey olduğunu sanmak saçmadır.

Amacının, gerçekleşmemesinden "üzüntülü ve umutsuz" olan yazar: "Eski Atina Cumhuriyetinde demokrasi ilkelerine o denli bağlı idiler ki, yönetim kollarının hiçbirinde, bilgi ve uzmanlık yönünden olsun, bir sivrilme kuralı kabul edememişlerdi." Demokrasideki bu aşırılığa karşın, "Atina demokrasisinde generallere bu kural uygulanmıyordu."

Halk Partisinin, demokratlığı dudaklarında olduğunu, cumhuriyetin saltçılıktan ayrımsız olduğunu ulusa anlatmaya çalışan bir adamın, bu saçma düşüncelerinin daha okunduğu günlerde, iş başına geçirmek çabasında bulunduğu generallerin, demokrasiden bile ayrı tutulabileceği görüşünü ileri sürmesi, sanırım, özü sözü doğru kimselerin yapabilecekleri işlerden değildir.

Baylar, tutku ve kin duygusu bir adamın kafasını ve vicdanını kararttığı zaman, o adam nasıl konuşur, buna bir örnek ister misiniz?

İşte buyurunuz, yine bu yazarın şu sözlerini dinleyiniz: "Halk Partisinin ve İsmet Paşa Hükümetinin memlekete gösterdiği çirkin yüz! Kişisel tutkularına bu denli kapılmış olan önderler, ulusal bir parti kurmak, ulusu temsil etmek savında bulunamazlar!"

"Gelecek günlere bağladıkları umutla kaynayıp coşan gençler, taze ve temiz canlarını verdiler; memleketi kurtarmak için! Bunu ülkenin, kendilerinden ve tutkularından başka bir şey düşünmeyen politikacılar elinde oyuncak olması için değil!"

Gerçeğin tam karşıtını, yanıltmacalı ve saçma sapan sözlerle söyleyen bu adam, bizim kurduğumuz partiyi ve bizim hükümet kurmakla görevlendirdiğimiz İsmet Paşa'nın ve hükümetinin yüzünü çirkin görüyor ve gösteriyor.

Baylar, bizim yüzümüz her zaman temiz ve ak idi. Her zaman da temiz ve ak kalacaktır. Yüzü çirkin ve vicdanı çirkinliklerle dolu olanlar, bizim yurtseverce, vicdanlı ve namusluca davranışlarımızı, bayağı ve çirkin tutkuları yüzünden, çirkin göstermeye kalkışanlardır.


Mecliste Gensorunun Son Günü

Baylar, 8 Kasım günü Mecliste, yine gensoru görüşmeleri sürdü. Feridun Fikri Bey'in, "Meclis soruşturması"nın kabul edilmesi için yaptığı uzun konuşma, birçok milletvekillerinin sözleriyle karışarak epeyce sürdü. Ondan sonra Yunus Nadi Bey kürsüye çıkarak: "Baylar" dedi, "memleketin yönetim biçimi söz konusudur. Cumhuriyet yönetimi söz konusudur. Her şeyden önce bu işi görüşmek gerekir." Yunus Nadi Bey, Rauf Bey'in bir gün önceki sözlerine değinerek, "Ulusal egemenlik mi cumhuriyetin gelişmesidir, yoksa cumhuriyet mi ulusal egemenliğin gelişmesidir?" gibi bir kuramın tartışılmasının yersiz olduğunu açıkladı.

Rauf Bey'in; "Halife, padişah şöyle dursun, bu makamın haklarını alabilecek herhangi bir makama karşıyım." yolundaki sözlerini Yunus Nadi Bey şöyle açıkladı: "Rauf Bey'e göre, bu makamın hakları vardır; anlatış açıktır, saklı hakları vardır. Sakın kimse almasın. Günün birinde belki kullanılacaktır. Oysa, Anayasa çıkmıştır. Bütün makamlar saptanmıştır. Bütün durumlar yasa haline konulmuştur. Ama, yine de boş öyküler, boş sözler söylüyor."

Bundan sonra, Yunus Nadi Bey şu sözleri söyledi:"...Cumhuriyeti beğenmeyen adamlar vardır. Açıkça söyleyemedikleri şeyi içlerinde besleyen yaratıklar vardır ve içimizdedirler. Öyle adamların kafası ezilir, baylar!"

Yunus Nadi Bey, Rauf Bey ve arkadaşlarının gösterili durum takınmalarından, müfettiş paşaların çekilmelerinden ve Meclisin içinde oyun oynanılamayacağından söz ettikten sonra dedi ki: "Özel ve gizli düzenlerle kimi amaçlara ulaşırız kuruntusunda bulunmak ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin kösesinde oturarak bunları yapmak, saygısızlıktır; kabul edemeyiz efendim!''

Yunus Nadi Bey, Refet Paşa'ya ilişerek şunları söyledi: "Refet Paşa Hazretleri, bildiğiniz üzere, altı yedi ay önce gösterişli ve yersiz, kimi duyurular ve demeçlerle milletvekilliğinden çekilmişlerdir. Şaşılacak bir olaydır. Gerekçe olarak bildirmişlerdi ki, milletvekilliğinden çekilmesinin nedeni, karanlık odada, yakın arkadaşlar arasında ulusal ant mı ne, bir şey varmış. Orada toplanan arkadaşları iş başına getirecekmiş. Efendim, çok ilgi duydum bu işe."

Afyonkarahisar Milletvekili Ali Bey, oturduğu yerden söze karıştı ve: "Yani generaller hükümeti" dedi. Yunus Nadi Bey: "Çok ilgi duydum bu işe" diyerek konuşmasını şöylece sürdürdü: "...Anayasa vardır. Cumhuriyet kurulmuştur. Hükümet nasıl kurulacaktır, orada yazılıdır. Bütün bunları yöneten bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Hayır, bunlar yetmez. İstenir ki, Refet Paşa milletvekilliğinden çekilsin ve gitsin hükümet kursun. Yakın arkadaşlar toplasın. Ne inançtır bu?"

"...Efendim, dağ başında mıyız? Demirci Efe'yi alarak, gelip de hükümeti mi kuracaktı? Meclis yok mudur? Anayasa yok mudur? Bu, ne mantıksızca iştir?"

Refet Paşa, Yunus Nadi Bey'e yanıt vermek üzere kürsüye çıktı. Kendini savunmaya çalışırken, Rauf Bey'le aralarındaki görüş birliğinden ve Rauf Bey'in söylediği her şeyin onun adına da yazılması gerektiğinden söz ettikten sonra: "İki asker milletvekilinin Meclise dönmesini istemişsem, acaba Çin'de olduğu gibi bir cumhuriyet mi yapmak istemiş olurum?" dedi. Refet Paşa'nın sözlerine, birçok milletvekilleri, oturdukları yerden kısa yanıtlar vermeye başladılar. Nerdeyse karşılıklı tartışmalar oldu. En sonu, kürsü başka bir karşıcıl milletvekiline bırakıldı. Ondan sonra kürsüye çıkan Mahmut Esat Bey (İzmir): "...Günlerden beri sürmekte olan tartışmalara ve daha sonu gelmeyen görüşmelere, ne devrim ve ne de ulus dayanabilir." dedikten sonra durumun "yalnızca devrim adına, devrimleri ileri götürmek adına hükümeti düşürmek" olmadığını açıkladı.

Mahmut Esat Bey, her şeyden önce gidilecek yolları belirtmek gerektiğini, o zaman daha içtenlikle ve daha kesin yürünülebileceğini söyledi ve Rauf Bey'in görüşüne değinerek, şu irdelemelerde bulundu: "Ulusal egemenlik başka bir sorundur; cumhuriyet, meşrutiyet, saltçılık, baskı yönetimi de başka bir sorundur. Kimisi hükümet biçimidir. Kimisi de ulusal iradenin yürütülmesi ve uygulanmasıdır. Bu dört yöntem içinde, değişik biçimde, ulusal egemenliğin uygulandığını görmekteyiz; dahası, zorbalıkta bile bir parça uygulanmaktadır. Meşrutiyette biraz daha çok, cumhuriyette daha çok. Öyleyse bu bakımdan bu iki şeyi karıştırmamak gereklidir. Ulusal egemenlik cumhuriyetin gelişimi demek değildir. Çünkü, ulusal egemenlik biçim değildir, öz ve ilke işidir."

Mahmut Esat Bey, Rauf Bey'in kişisel görüş diye ortaya attığı sözler üzerinde gerektiği ölçüde durduktan sonra: "Türk devrimi yükseliyor. Ancak bu devrimi, amacına, ulusça beklenilen amacına çarçabuk ulaştırmak için, gerçek durumun hemen açıklığa kavuşması gereklidir. Türk ulusu, ortada, demokrasi adına çekilmiş bir kılıç gibi bunu beklemektedir." sözleriyle konuşmasını bitirdi.

Bundan sonra Adalet Bakanı Necati ve Milli Eğitim Bakanı Vâsıf Beyler, karşıcıl milletvekillerinin sorularına uzun konuşmalarla yanıt verdiler.


Rıza Nur Bey'in Arnavutları Türklere Karşı Ayaklandırmaya Çalışanlardan Biri Olduğu Anlaşıldı

Maliye Bakanı Mustafa Abdülhâlik Bey, konuşmasına başlamadan önce, Rıza Nur Bey'den, tutanaktaki sözlerinden kimisini açıklamasını istedi. Rıza Nur Bey, Yanyalıların Türklüğünü kuşkulu gösterecek biçimde sözler söylemişti. Abdülhâlik Bey, Rıza Nur Bey'in yanlış sanısını şöyle düzeltti: "Doktor Bey, altı yüz yıl önce, Arnavutluğun bir parçası olan Yanya'ya giden atalarımızın orada bıraktıkları kuşakları başka yolda suçluyor. Hem kim? Üzülerek söylüyorum, öyle saygıdeğer bir arkadaşım ki, altı yıldan beri bağnaz bir ulusçu olmuştur. Daha önce değildi. Kendileri daha iyi bilirler. Ben, o Yanyalı dedikleri adam, Türklük için silahlı savaşırken, kendileri tersine, (Türklüğe karşı) ayaklanmaya kışkırtmıştır."

Gerçekten Rıza Nur Bey'in siyasal yaşamında birçok savaşımlara katıldığı biliniyordu. Bu durumu, ulusçu olarak, Büyük Millet Meclisi zamanında kendisine görev ve çalışma alanları gösterilmesine engel sayılmamıştı. Ama, Türklerin Rumeli'den çıkarılması gibi, her Türkün yüreğinde sonsuz ve onulmaz bir acı yaratan büyük yıkım zamanında, aşırı ulusçu Rıza Nur Bey'in Arnavut ayaklanıcılarla birlikte, Türklere karşı çalıştığını bilmiyorduk. Bu anlaşılınca Büyük Millet Meclisini büyük ve gerçek bir şaşkınlık kapladı.

Bundan sonra Maliye Bakanı öbür konulara geçti. Daha sonra Tarım Bakanı Şükrü Kaya Bey konuştu. Şükrü Kaya Bey, özellikle Tarım Bakanlığını eleştiren bir milletvekiline yanıt verdi ve tarım işlerinin güzel cümleler, güzel sözler, güzel mantıklarla gizlenecek bir şey olmadığını açıkladıktan sonra: "Bu, toprağa yazılan bir yapıttır. Onun sayfaları açık ve herkesçe okunmaktadır."dedi ve ekledi: "Kalkıp da Büyük Meclisin önünde, şöyle yapıldı, böyle yapıldı gibi yanıltmacalar ileri sürülebilir mi? Bu ne kendini bilmezliktir?"

Ticaret Bakanı Hasan Bey'den ve Bayındırlık Bakanı rahmetli Süleyman Sırrı Bey'den sonra konuşma sırası Dışişleri Bakanlığına ve Başbakanlığa geldi.

Baylar, Başbakan İsmet Paşa, gensorunun genel olmasını önerdiği günden sonra görüşmelere katılamayacak kertede hastalanmış, yatıyordu. Milli Savunma Bakanı Kâzım Paşa, İsmet Paşa adına kürsüye çıkarak gereken açıklamaları yaptı.

Artık gensoru görüşmelerine son vermek zamanı gelmişti. Görüşme yeterliği kabul edildikten sonra, Feridun Fikri Bey'in "Meclis soruşturması" önergesi oylandı, kabul edilmedi.


Büyük Millet Meclisinin İsmet Paşa Hükümetine Güvenoyu Vermesi Üzerine Muhalif Yazarlara Daha Neler Yazdırıldı

19 oya karşı 148 oy ile İsmet Paşa Hükümetine güven bildirildi. Bir kişi de çekimser kalmıştı.

Baylar, Mecliste yenilenlerin gazeteci arkadaşları, bu sonucu elbette hiç beğenmediler. Daha küskün ve direngen bir biçimde saldırıya geçtiler.

9 Kasım günlü Vatan gazetesinin başyazarı: "Bugünkü yönetim biçimi, sözde, ulusal egemenliğin en yüksek aşaması olmuştur. Ama, hükümetçilerin anlayışı, biraz kazılsa, hemen hiç değişmemiş olduğu görülür." ve "Bugün, gerici sözü yeniden çokça kullanılır olmuştur." gibi eleştirilerle doludur.

10 Kasım günlü Vatan'ın "Meydan Savaşının Sonucu" başlıklı başyazısı, Timur'un fil öyküsünü anlattıktan sonra, hükümeti düşürmeye çalışanların iyi iş görmediklerinden yakınan şu düşünceleri kapsıyordu: "Ankara'da ilk gensoru başladığı zaman, ortada eleştirici, dayançlı bir çoğunluk vardı. " " Eleştirenler işi iyi yürütemediler, Örgütleşmemiş kişiler gibi, teker teker eleştirilerde bulundular. Teker teker yapılan eleştiriler bile sağlam olarak sürdürülemedi. Gensoru genelleşince, dinlenme günlerindeki not defterlerini açan olmadı. En keskin eleştiriciler bile, dillerinin altındakini söylemekten çekindiler."

Yazar, duruma siyasacılık açısından bakarak diyor ki: "Hükümetçilerin çok iyi bir yönetimle ve başından sonuna dek düşünülmüş bir planla çalıştıkları görülür."

Burada insanın bu yazara şöyle bir soru soracağı geliyor: Ulusun alınyazısına ilişkin sorumluluğu üzerine almalarını istediğiniz kişiler, aylarca ve aylarca hazırlandıktan ve İstanbul'daki arkadaşlarıyla da uzun boylu görüştükten sonra, sizin de açıkladığınız gibi, dillerinin altındakini söylemekten çekinecek kertede kendilerine güvenemezlerse; topu topu on dokuz buçuk kişinin Meclisteki çalışmalarını birleştirmeye güçleri yetmezse, bu kişilerin devletin başına geçmek yeterliğinde oldukları düşünülebilir mi?

Baylar, Tanin'in "Mirsadı İbret (İbret Aynası)" sütunundan da birkaç cümle okuyacağım. Bu sütunu dolduran yazar, bütün memlekette Meclisin genel görünüşünü gösteriyor ve: "Eyvah! Bu da ötekiler gibi çıktı." dedirtiyor.

Pusuya yatan bu yazar, kulağına şu sözlerin fısıldandığını da işitiyor: ".. Eski yıkıntılarla yapılan bir yapıdan ne umarsın ki!"

Acaba bu yazıları yazmış olan kişi, gerçekten o gün böyle mi düşünüyordu; yoksa, bu anlamsız sözleri, ulusu bize karşı kışkırtmak amacıyla mı yazıyordu? İster öyle ister böyle olsun, her ikisi de doğru değildi. Bu çeşit yazarlar cumhuriyete kötülük etmişlerdir.

Baylar, Tevhidi Efkâr'ın da, alışkanlığı üzere: "Yararsız ve değersiz bir utku" diye yazdığı yararsız ve değersiz yazılar sürüp gidiyordu.


Terakkiperver Cumhuriyet Partisi ve En Hain Kafaların Verimi Olan Programı

Saygıdeğer baylar, "komplo" konusunu açıklarken ve komplonun Meclis içindeki evresini anlatırken, önemsiz sanılabilecek kimi ayrıntılara dokundum. Bunda beni haklı göreceğinizi umarım.

Hatıra gelir ki, her hükümet, her zaman gensoruya çekilebilir. Bir gensoruya bu denli önem vermek doğru mudur? Şunu bilginize sunmalıyım ki, söz konusu olan gensoru, olağan bir gensoru değildi. Komplonun özel bir evresi idi. Bu gensoru oyunundan sonradır ki, karşıcıllar maskelerini atmak zorunda bırakıldılar. Bilindiği üzere, "Terakkiperver Cumhuriyet Partisi (İlerici Cumhuriyet Partisi)" diye bir parti kurdular. Gizli ellerin düzenlediği parti programını da ortaya attılar.

"Cumhuriyet" sözcüğünü söylemekten bile çekinenlerin; cumhuriyeti, daha doğduğu gün boğmak isteyenlerin kurdukları partiye "Cumhuriyet", hem de "İlerici Cumhuriyet" adını vermeleri, nasıl ciddi ve ne kerte içtenlikli bir davranış sayılabilir?

Rauf Bey ve arkadaşlarının kurdukları parti, "tutucu" diye nitelendirilseydi, belki bir anlamı olurdu. Ama, bizden daha çok cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını savlamaya kalkışmaları elbette doğru değildi.

"Parti, dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır." sözlerini ilke edinip bayrak gibi kullanan kişilerden, iyi niyet beklenebilir mi idi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri, bilgisizleri, bağnazları ve boş inanlara saplanmış olanları aldatarak özel çıkarlar sağlamaya kalkışmış kimselerin taşıdıkları bayrak değil mi idi? Türk ulusu yüzyıllardan beri, sonu gelmeyen yıkımlara, içinden çıkabilmek için büyük özveriler isteyen pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş mi idi?

Cumhuriyetçi ve ilerici oldukları sanısını vermek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları; dinsel bağnazlığı coşturarak, ulusu, cumhuriyete, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinsel düşünce ve inançlara saygı perdesi altında: "Biz halifeliği yeniden isteriz. Biz yeni yasalar istemeyiz. Bize mecelle (Tanzimattan sonra yapılmış, kimi ilkelere dayalı kanun kitabı) yeter. Medreseler, tekkeler, bilgisiz softalar, şeyhler, müritler, biz sizi koruyacağız; bizimle birlik olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal'in partisi halifeliği kaldırdı. Müslümanlığı zedeliyor. Sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecek!" diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin ilke edindiği sözler, bu gerici haykırışlarla dolu değil midir?

Bakınız baylar; bu ilkeye bağlı olanlardan birinin, çok zaman önce, (yani 10 Mart 1923 günü) asılmış Cebranlı Kürt Halit Bey'e yazdığı mektuptaki şu cümlelere: "Müslümanlık dünyasının kalımlı olmasını sağlayan ilkelere saldırıyorlar." "Bu konudaki açımlamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin çabalarını arttırdı. Batılılaşmak; tarihimizi, uygarlığımızı yitirmeyi" zorunlu kılar... "Halifeliği yıkmak, din işlerine karışmayan bir hükümet kurmayı düşünmek; bunlar Müslümanlığın geleceğini tehlikeye atacak etmenleri yaratmaktan başka bir sonuç veremez."

Baylar, olup bitenler gösterdi ve tanıtladı ki, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası programı, en hain kafaların ürünüdür. Bu parti, yurtta cana kıyıcıların, gericilerin sığınağı ve dayanağı oldu; dış düşmanların yeni Türk Devletini, körpe Türk Cumhuriyetini yıkmayı öngören planlarının kolaylıkla uygulanmasına yardım etmeye çalıştı. Tarih; gizli amaçlarla düzenlenmiş, genel ve gerici doğu ayaklanmasının nedenlerini inceleyip araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli nedenleri arasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının dinsel konularda verdiği sözleri ve doğuya gönderdiği sorumlu yazmanın kurduğu örgütleri ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır.

Günlüğünü, nafile ve gece namazlarının sevabını anlatan hadislerle doldurmuş olan bu sorumlu yazman, doğu illerimizde dinsel kışkırtmalarda bulunurken, kendi partisinin programını uygulamıyor muydu? Yazıksız (masum) halka, beş vakit namazdan başka, geceleri de çokça namaz kılmayı söyleyip öğütleyen adam belki de yaşamı boyunca hiç namaz kılmamış olan bir siyasacı olursa, bu davranışın ereği anlaşılmaz olur mu?

Baylar, yaptığımız devrimin genişliği ve büyüklüğü karşısında eski boş inançların ve kurumların birer birer yıkılışını gören bağnaz ve gerici kimseler, "dinsel düşünce ve inançlara saygılı" olduğunu bildiren bir partiye ve özellikle bu partinin içindeki tanınmış kişilere dört elle sarılmaz mı? Yeni parti kuran kişiler bu gerçeği anlamış değil midirler? Öyle ise, ellerine aldıkları din bayrağı ile, ulusu ve ülkeyi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir soruya verilmesi gereken yanıt da, "iyi dilek, aymazlık, umursamazlık" gibi sözler, yurdu ilerleteceğim diye ortaya atılan bir partinin ileri gelenleri için özür sayılamaz.

Baylar, yeni parti, adındaki "İleri" ve "Cumhuriyet" sözcüklerinin tam karşıt anlamlarıyla gelişmiştir. Bu partinin ileri gelenleri, gerçekten gericilere umut ve güç vermiştir. Buna örnek vereyim: Ergani'de, ayaklanıcıların valiliğini kabul eden ve sonradan asılan Kadri, Şeyh Sait'e yazdığı bir mektupta: "Millet Meclisinde, Kâzım Karabekir Paşa'nın partisi, din kurallarına saygılı ve dinseverdir. Bize yardım edeceklerine kuşkum yoktur. Dahası, Şeyh Eyüb'ün (Ayaklanıcıların başlarından olup asılmıştır. [Atatürk'ün notu]) yanında bulunan parti sorumlu yazmanı, partinin tüzüğünü getirmiştir..." diyor. Şeyh Eyüb de, yargılanması sırasında: "Dini kurtaracak biricik partinin, Kâzım Karabekir Paşa'nın kurduğu parti olduğunu; din kurallarına uyulacağının, parti tüzüğünde bildirildiğini" söylemiştir.

Baylar, "İlerici" ve "Cumhuriyet" sözcüklerini kullanarak, bizden ve ulus aydınlarından din bayrağını gizlemeğe çalışanların, ülkede genel bir gerilemeye ve ayaklanmaya yol açmak için içeride ve dışarda, türlü düzenlerle ve kışkırtmalarla uğraşanların varlığını bilmedikleri düşünülebilir mi? Yeni partiye girenlerin tümü değilse bile, dinsel konularda verilen sözleri başarı için, etkili bir etmen sayan ve bununla ilgili hükmü tüzüklerine koyan kimselerin, yurda karşı, bize karşı hazırlanan cana kıyıcı düzenlerden habersiz oldukları kabul edilemez!

Tutalım ki, bunlar, ayaklanmanın başlamasından aylarca önce, yurdun şurasında burasında yapılan gizli toplantılardan; "Gizli İslam Derneği" (Cemiyet-i Hafiyye-i İslâmiyye) örgütünden; İstanbul'da Nakşibendi şeyhlerinin yaptığı toplantıda, hazırlanacak ayaklanmaya yardım için verilen sözden; en sonu, ulusal sınırlarımızın dışında bulunup doğu ayaklanmasını kışkırtanların bildirilerinde (Halep'te bastırılarak Doğu illerimizde dağıtılan Şahin Paşaoğullarının bildirisi. [Atatürk'ün notu]) Kâzım Karabekir Paşa'nın partisine umut bağlandığının belirtilmesinden haberli değillerdir. Ama bunların, Fethi Bey Hükümeti zamanında, partilerinin, dokuncalı ayaklanmaya ve geriliğe kışkırtıcı durum ve nitelikte olduğunu ve yurda dokunca verdiğini Fethi Bey'in kendilerine bildirmesinden sonra olsun, gerçeği görüp anlamaları gerekmez miydi? Hükümetin ve benim, çok temiz yürekle yaptığımız bu uyarmalardan sonra olsun, gerçeği anlamaları ve ona göre davranmaları gerekirdi. Onlar, tersine, bu kez de: "Dinsel düşünce ve inançlara saygılıyız." kalıbını büsbütün karşıt anlamda yorumlamaya kalkıştılar. Sanki bilinen bu kalıp sözle, her dinin ve türlü dinden olan kişilerin düşünce ve inançlarına saygılı olduklarını söylemek; geniş ölçüde özgürlüksever olduklarını anlatmak istiyorlarmış... Baylar, böyle bir tutuma, doğru ve içtenlikli denemez!

Siyasa alanında birçok oyunlar görülür. Ama, kutsal bir ülkünün belirmesi (tecellisi) olan cumhuriyet yönetimine karşı, çağdaşlaşmaya karşı, bilgisizlik, bağnazlık ve her türlü düşmanlık ayağa kalktığı zaman; özellikle ilerici ve Cumhuriyetçi olanların yeri, gerçek ilerici ve cumhuriyetçi olanların yanıdır; yoksa gericilerin umut ve çalışma kaynağı olan yer değil...

Ne oldu baylar? Hükümet ve Meclis, olağanüstü önlemler almayı gerekli gördü. Takriri Sükün Yasasını (Dirliği ve Düzenliği Sağlama Yasasını) çıkardı. İstiklal Mahkemelerini çalıştırdı. Ordunun savaşa hazır sekiz, dokuz tümenini, ayaklananları yola getirmek için, uzun süre görevlendirdi. "Terakkiperver Cumhuriyet Partisi" denilen dokuncalı siyasal kuruluşu kapattı.


Cumhuriyet Düşmanlarının Son Alçakça Girişimleri

Sonunda, elbette cumhuriyet başarı kazandı. Ayaklananlar yok edildi. Ama cumhuriyet düşmanları, büyük komploların sona erdiğini kabul etmediler. Alçakça, son bir girişim yaptılar. Bu da, İzmir'de düzenlenen cana kıyma girişimi (1926'da Gazi'ye düzenlenen İzmir suikast girişimi) biçiminde belirdi. Cumhuriyet mahkemelerinin ezici eli, bu kez de, cumhuriyeti, cana kıyıcıların elinden kurtarmayı başardı.


Ülkede Dirlik ve Düzeni Kurmak İçin Uygulanan Olağanüstü Tedbirlerin İyi Sonuçları

Saygıdeğer baylar, durumun ağırlaşması üzerine hükümetçe olağanüstü önlemler alınması gerektiği yolundaki görüşümüzü ilk belirttiğimiz zaman, bunu iyi karşılamayanlar vardı.

Takriri Sükûn Yasasını ve İstiklal Mahkemelerini, zorbalık aracı olarak kullanacağımız düşüncesini ortaya atanlar ve bu düşünceyi aşılamaya çalışanlar oldu. Elbette, zaman ve olaylar, bu tiksinti verici düşünceyi aşılamaya çalışanları, utanmış duruma düşürmüştür. Biz, alınan olağanüstü, ama yasaya uygun önlemleri, hiçbir zaman ve hiçbir biçimde, yasa dışına çıkmak için araç olarak kullanmadık, tersine, ülkede dirlik ve düzenliği kurmak için uyguladık; devletin yaşamasını ve bağımsızlığını sağlamak için kullandık. Biz, o önlemleri, ulusun uygarlaşmasına ve toplumsal gelişmesine yararlı kıldık.

Baylar, aldığımız olağanüstü önlemlerin uygulamasına gerekseme kalmadığı görüldükçe, onların uygulanmasından vazgeçilmekte duraksanmamıştır. Nitekim İstiklal Mahkemeleri, iş bitince kaldırıldığı gibi, Takriri Sükûn Yasası da, yürürlük süresi sonunda yeniden Büyük Millet Meclisinin incelemesine sunuldu. Meclis, yasanın bir süre daha yürürlükte kalmasını gerekli görmüş ise, elbette bu, ulusun ve cumhuriyetin yüksek yararları içindir. Yüksek Meclisin, bize zorbalık aracı vermek için bu kararı aldığı düşünülebilir mi?

Baylar, Takriri Sükûn Yasasının yürürlükte ve İstiklal Mahkemelerinin çalışmakta bulunduğu süre içinde yapılan işleri göz önüne getirecek olursanız, Meclisin ve ulusun güven ve inancının tam yerinde kullanıldığı kendiliğinden anlaşılır.

Ülkede yapılan büyük ayaklanma ve cana kıyma düzenleri ortadan kaldırılarak sağlanan dirlik ve düzenlik, elbette, kamuyu sevindirmiştir.

Baylar, ulusumuzun, giymekte bulunduğu ve bilisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık düşmanlığının simgesi gibi görülen "fes"i atarak, onun yerine, bütün uygar dünyanın kullandığı şapkayı giymesi ve böylece, Türk ulusunun uygar toplumlardan anlayış yönünden de hiçbir ayrılığı olmadığını göstermesi gerekiyordu. Bunu, Takriri Sükûn Yasasının yürürlükte bulunduğu sırada yaptık. Bu yasa yürürlükte olmasaydı yine yapacaktık. Ama, buna, yasanın yürürlükte oluşu da kolaylık sağladı denirse bu, çok doğrudur. Gerçekten, Takriri Sükûn Yasasının yürürlükte bulunuşu, kimi gericilerin kamuoyunu geniş ölçüde ağılamasına meydan bırakmamıştır. Gerçi bir Bursa milletvekili, bütün yasama görevi boyunca hiçbir zaman kürsüye çıkmamış ve hiçbir zaman Mecliste, ulus ve cumhuriyet yararlarını savunmak için bir tek söz bile söylememiş olan Bursa milletvekili Nurettin Paşa, yalnız şapka giydirilmesine karşı uzun bir önerge vermiş ve bunu savunmak için kürsüye çıkmıştır. Şapka giyilmesinin, "temel haklara, ulusal egemenliğe ve kişisel dokunulmazlığa aykırı işlem" olduğunu savlamış ve bunun, "halka uygulanmamasını sağlamaya" çalışmıştır. Ama, Nurettin Paşa'nın, ulus kürsüsünden coşturabildiği bağnazlık ve gericilik duyguları; en sonu birkaç yerde ve yalnız birkaç gericinin, İstiklal Mahkemelerinde hesap vermeleriyle söndü.

Baylar, tekke ve zaviyelerle türbelerin kapatılması ve bütün tarikatlarla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, çelebilik, falcılık, büyücülük, türbe bekçiliği vb. gibi birtakım sanların yasak edilmesi ve kaldırılması da Takriri Sükûn Yasası yürürlükte iken yapılmış işlerdir. Bunlarla ilgili yürütüm ve uygulamaların, toplumumuzun, boş inanlara bağlı, ilkel bir topluluk olmadığını göstermesi bakımından, ne denli gerekli olduğunu çok iyi bilirsiniz.

Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve alınyazılarını ve canlarını, falcıların, büyücülerin, üfürükçülerin, muskacıların ellerine bırakan insanlardan oluşmuş bir topluluğa, uygar bir ulus gözüyle bakılabilir mi? Ulusumuzun gerçek niteliğini, yanlış anlamda gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi öğeler ve kurumlar, Yeni Türkiye Devletinde, Türk Cumhuriyetinde sürdürülmeli miydi? Buna önem vermemek, ilerleme ve yenileşme adına, en büyük ve düzeltilemez bir yanılgı olmaz mıydı? İşte biz, Takriri Sükûn Yasasının yürürlükte oluşundan yararlandıksa, bu tarihsel yanılgıyı işlememek için; ulusumuzun alnını, olduğu gibi açık ve temiz göstermek için; ulusumuzun bağnaz ve ortaçağ anlayışlı olmadığını tanıtlamak için yararlandık.

Baylar, ulusumuzun toplumsal, iktisadi, kısacası, bütün uygarlıkla ilgili iş ve ilişkilerinde verimli sonuçlar sağlayan yeni yasalarımız da, kadın özgürlüğünü güven altına alan ve aileyi sağlamlaştıran Yurttaşlar Yasası (Medeni Kanun) da bu sözünü ettiğim dönem içinde yapılmıştır. Şunu söylemeliyim ki biz, her araçtan, yalnız ve ancak bir görüş için yararlanırız. O görüş şudur: Türk ulusunu, uygar toplumlar içinde yaraştığı kata yükseltmek ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün daha çok güçlendirmek; bunun için de, zorbalık düşüncesini öldürmek...  



Türk Gençliğine Bıraktığımız Kutsal Armağan

Saygıdeğer baylar, sizi, günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş bir dönemin öyküsüdür. Bunda, ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım

Baylar, bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.

Bu sonucu, Türk gençliğine kutsal bir armağan olarak bırakıyorum.

Ey Türk gençliği! Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.

Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir. Gelecekte de, seni bu kaynaktan yoksun etmek isteyen iç ve dış kötücüller bulunacaktır. Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan, ödeve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz bir nitelikte belirebilir. Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir utku kazanmış olabilirler. Zorla ve aldatıcı düzenlerle sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemilikleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesi fiilen işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acı ve daha korkunç olmak üzere, yurdunda, iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık, üstelik, hainlik içinde olabilirler. Dahası iş başında bulunan bu kişiler, kendi çıkarlarını, yurduna girmiş olan düşmanların siyasal erekleriyle birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin çocuğu! İşte, bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için gereken güç, damarlarındaki soylu kanda vardır!

 



SON